20.11.10

Bonsai öldü ama hayat devam ediyor!


Bundan 4 ay kadar önce bir bonsai girdi hayatıma! Sürpriz olmuştu benim için. Aradan zaman geçtikçe sürpriz olmaktan çıkıp anlam kazanmaya başladı. Hem bir bitki olmasına rağmen diğer canlılar gibi zamanla kendini sevdirmişti; hem de bir anlamı vardı: uzun bir hayatı simgeliyordu, bakılasıydı! Ben de öyle yaptım... Bildiğim kadarıyla baktım... Bonsai bakımı hakkında pek bir bilgim yoktu gerçi ama! Aldığımdan beri de onunla ilgili bir yazı yazayım demiştim ama bu güne dek kısmet olmamıştı.
Ordu'ya gitme vakti geldiğinde, peşim sıra götüremeyeceğim için İstanbul'da bıraktım onu. Abime emanet ettim, sıkı sıkı tembihledim, "Aman abicim, suyunu eksik etme!" Ordu'ya gittikten sonra her gün abimi arıyordum sırf su vermeyi unutmasın diye.
Dönüşte otobüsten iner inmez ilk iş bonsainin akıbetini sordum, başıma gelecekleri biliyormuş gibi! Ve korktuğum cevabı da aldım: " ben suyunu verdim ama..."

Bonsaim kuruyup ölmüştü... Abim önceleri hiç su vermemiş, kuruduktan sonra da suya boğmuştu bonsaiyi! Kahroldum tabiki... Ama giden geri gelmiyor. Gerçi çok denedim onu tekrar yeşertmeyi ama "bonsai bir kez kurudu mu bir daha yeşermez" diyenler haklıymış, olmadı!
Bu da böyle bir tecrübeydi, yaşandı bitti mi diyeceğim?! Elbetteki hayır... En kısa zamanda başka bir bonsaiyi himaye altına alacağım...
Belki birşeyleri sembolize ettiği için, belki de gerçekten çok sevdiğimden; kimbilir...

29.10.10

Bayar, sen ne mükemmel bişeysin!


Babies'i izlememin üzerinden epey bi zaman geçti. İlk kez facebook da fragmanına denk geldim; o zaman ki yorumum, gelsin de hemen izleyelimdi. İnternete düşmesi ile izledim filmi. İkinci kez Hatice ile izledim, hem yeniden izlemek istediğim için, hem de onu biraz neşelendirmek için... Filmi sırf Moğolistan'dan Bayar için izledim desem yeridir... Böyle şirin bir bebek olabilir mi? Gerçi tüm bebeklerin hayvanlarla olan sahneleri çok eğlenceliydi... Afrikalı Bebenin yaşadığı koşullar ile diğerleri arasındaki uçurumu gördükçe içiniz buruluyor ama böyle bir filmde bile hayatın gerçeklerinin yüzümüze vurulması güzel olmuş...

1 saat 20 dakika boyunca eğlenceli vakit geçirmek isteyenler mutlaka izlemeli diyorum... Film bitti diye sakın kapatmayın; kayan yazıları da sonuna kadar izleyin, Bebişlerin büyümüş hallerini de görmüş olursunuz...İyi Seyirler...
trailer1
trailer2

Hayat Gailesi!

Bu zincirin artık kırılması gerekiyordu! Bişiler yazarsam gerisi gelecek diyorum ve hemen başlıyorum...

Ya ben yapıcam, ya benim için biri yapacak ama şu wall-e yi istiyorum...yanımda istiyorum onu! Arada sırada ses çıkarsın...cd lerimi, dvd lerimi okusun...usb girişleri olsun... başımın üstünde yeri var!


http://acidcow.com/pics/2059-russian-wall-e-case-mod-110-pics.html

27.8.10

Genetik Diye Bişey Var!

Yine bir film yazısı...
Ramazan ayında geceyarısından sahura kadar olan vakti film izleyerek geçirmenin tadını çıkarıyorum şu aralar! Filmsiz geçen, bana göre uzun, bir süreden sonra her güne 2 film sıkıştırarak bu açığı kapatmaya başladım. Bunda 1 haftaya kadar tamamlamam gereken ve henüz hiç başlayamadığım staj defterinin de büyük bir yeri vardır elbette. Malum, işin gücün çok olduğu vakitler işten en çok kaçılan vakitler oluyor bende.


Bu gecede şöyle eğlenceli bişeyler izleyeyim dedim, açtım baktm en son neler indirmişim diye ve the karate kid 'i izlemeye karar verdim. Tamam adı karate kid ama yine de 1984 yapımı orjinal karate kid ile aynı filmi izleyeceğim aklıma gelmemişti. Çubukla sinek kovalamadan dövüşte alınan yaraya kadar aynı filmi farklı karakterlerle izledim. Jackie Chan' in arabasını sildiği sahnede ise, "heh", dedim, "cilala-parlat kısmına da geldik"; ama o bölümü ceket ile yenilemişler! Neticede aynı filmin yeniden çevrimini ufak farklarla izledim ama yine de eğlenceliydi. Aslında filmdeki en büyük fark küçük karate kid'in annesi rolünde izlediğimiz Taraji Henson dı. Filmdeki en renkli karakterdi.


Filmle ilgili söylenebilecek fazla bişey yok, eğlenceli vakit geçirmek için izlemenizi tavsiye edebilirim. Bu yazı için önemli olan, filmin başrolündeki Jaden Smith!


Babasının oğlu yine çıkmış sahneye. Pursuit of Happyness den sonra biraz daha büyümüş, 4 yaş kadar, ve yine aynı sempatiklikle karşımızda. Will Smith' den aldığı sadece sempatiklik, çekicilik değil ama anlaşılan. Bir Haley Joel Osment olmasa da iyi bir oyuncu olacak gibi görünüyor, belki babasından da iyi.


Son olarak, Will Smith' e teşekkür ediyoruz, kendisi ve de oğlu için...

19.8.10

Ordu'daysam sebebi var!

Zaman zaman depresif bir ruh haline bürünürüm ben. Öyle ergenliğin getirdiği ruhsal bunalımlardan, hayattan bıkmaktan, yaptıklarından zevk alamamaktan bahsetmiyorum. Baya baya hayatın anlamının tamamen yok olduğunu düşündüğüm günler olur. Bu düşünce bazen kısa süreli bir depresyonla bazen de sonu belirsiz bir panik atak dönemiyle kendini iyiden iyiye belli eder. Bu tip durumlarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda akıllı insanlarında gayet rahat delirebileceğine kanaat getiriyorum. Delirmek de gayet akıllı adam işiymiş!

Bu yaşadıklarının bilincinde olup da bunun çeşitli fiziksel hastalıklar olarak geri döndüğünü görünce kendi kendine telkinde bulunmaya başlıyosun! Kendine neleri yapman veya düşünmen gerektiğini hatırlatarak aslında bu duruma dışarıdan bakan bir gözmüş gibi hareket etmeye çalışıyosun. Ben bu konuda yavaş yavaş ustalaşıyorum. Mesela, baktım ben okul tatil olduktan sonra 2 staj deneyimini üst üste yaşamışım, sıkılmışım bunalmışım. Ailemden uzak kalmışım. İstanbul'un sıcağından pert olmuşum. Sonra bunlar midemde nüksetmiş, bana yemek yedirmez olmuş! Hadi dedim, topla bavulunu git memleketine! Temiz hava, dinlence, biraz da aile iyi gelir bünyeye. Nitekim öyle de oldu. Ordu'ya geleli 2 gün oldu, hemen iştahım açıldı. İftardan sonra bi 5 kere daha bişiler yiyorum. Gerçi bunun neresi güzel dimi!

Ordu ne güzel ama. Geçen sene burada geçirdiğim sürenin uzunluğu nedeniyle bi daha da gelmem diyordum ama özlemişim! İstanbul'un o yapış yapış nefes aldırmayan havasından sonra buranın püfür püfür havası çok iyi geldi. Gerçi çarptı biraz, arada  başım arıyo bol oksijen sebebiyle ama olsun, zihnim açılır!
Neymiş efendim, İnsan kendini bilecekmiş...
Böyle eften püften sorunlarla kafa bulandırmaya, can sıkmaya gerek yokmuş. Tebdili mekanda ferahlık varmış.
Acele tarafından pesimistlikten polyannacılığa geçiş yapılabilirmiş.
Kapımda köpeğimle kedim onlarla oynamamı beklermiş!

10.7.10

Tanrı Misafiri!

Geçen günlerde kapımıza bir kedi dayandı. Sitede oturmama rağmen kapının önünden eksilmeyen kedi, köpeğe alışkınım aslında. Hayvan seven biri olduğumdan çok da şanslı olduğumu düşünüyorum hatta! Akşam stajdan eve dönerken parktan koşa koşa yanıma gelen şımarık'ın bacaklarıma yapışarak benden yemek ve sevgi beklemesi; her sabah durağa kadar elver (evet pati veriyo, oyüzden adı bu!) ile birlikte bana eşlik etmeleri apayrı bir keyif benim için.

( Elver )                                                 ( Şımarık )
Neyse kediyi anlatıyordum ben! Kedinin, bu ziyaretlere alışık olan beni şaşırtma sebebi, cins bir kedi olması. Sokak hayvanlarını çevremizde görmeyi maalesef kanıksadık ama cins hayvanları sokakta görmek hala içimde kanayan bir yara!

Buna üzüldüm önce sonra da kedinin cinsini anlamaya çalıştım ama bu konuda pek de başarılı olduğum söylenemez. Birçokları gibi ben de işin içinden çıkamadım. Kedinin gözleri oval, kulakları uzun ve pembe, alt kısımlara doğru yuvarlak, kuyruğu uzun ve tüylü, vücudunda da değişik renkte tüyler var. Bunlar, kedinin Van kedisi olduğuna dair alametler...Ama aynı zamanda yüzü sivri, vücut yapısı ince yani biraz çelimsiz ve çok cana yakın, oyuncu bir kedi. Bunları göz önünde bulundurursak bu kedi Ankara kedisi :)
Yani biraz ordan, biraz burdan... Sizce bu kedi ne cins ola ki?

Aslında ne olursa olsun, sonuçta bir kedi o... Sabahları pencerenin altına gelip "miyiv...miyiv" diye, kendince "ben burdayım, hadi bana yemeğimi verin." demek isteyen sevimli bişey işte!
Hayatın bize bahşettikleri...

26.6.10

Biz bi yerde yanlış yaptık!

2 hafta önce aklıma düşen bir mevzuydu bu. Buraya bu kadar geç yazmamın sebebi de malum, staj yapıyor olmam! O, bir başka yazının konusu olsun...

Ben de öldüğümde arkamda birşeyler bırakmak istiyorum; hatırlanmak istiyorum... İnsanların çoğu gibi. Bu dünyaya geldim gidiyorum. Benim yaşadığıma dair bir iz kalsın diye düşündüğüm olmuştur çoğu zaman. Bunu başarabilen insanlarla dolu bir çevrede yetişiyoruz çünkü hepimiz. Sanatçılar yaptıkları eserlerle hatırlanıyorlar. Tarih derslerimiz var bi kere. Bütün ünlü liderleri öğreniyoruz, her yaptıklarıyla. Ve maalesef sadece güzel insanları hatırlamıyoruz. Sadece güzel günler yok, öğrendiklerimizin içinde. En ünlü seri katilleri hatırlıyoruz; en cani liderleri. Onlarla ilgili araştırmalar yapılıyor; kitaplar yazılıyor. "Bak yavrum, bir de böyleleri var; ne yazık ki biz bunlara da insan diyoruz!" dedirtecek sürüyle insanı tanıyıp biliyoruz. Artık kemikleri bile kalmamışken toprağın altında!

İşte en büyük yanlış burada başlıyor! Tarih boyunca, olan iyi, kötü herşeyin elbette gelecek nesillere aktarılması gerekir. Yaşanan her savaşın, her kıtlığın bilinmesi lazım. Ama Dünya'da kötülükten başka bir şeyde başarılı olamamış; insanlığın yüz karası olmuş bu insanları isimleriyle hatırlamak niye? Neden bu canilerin isimlerini tarih kitaplarında büyük puntolarla yazarak ölümsüzleştirdik? Yaşanan olaylar yazılarak zaten ölümsüzleştiriliyor, olması gerektiği gibi. Olan bu olayı gerçekleştiren kişi diyerek yetinemez miydik?

Gerçekten önemli olan neydi bizim için? Bu olayların gerçekleşmiş olması mı? Bu olayları kimin gerçekleştirdiği mi? Tamam kişilikleri, onları tahlil edip bu gibi insanların profilinin belirlenmesi için önemli ama benim karşısında olduğum şey, onların isimlerini ölümsüzleştirmemiz.

Kimbilir, belki bir çok şey daha farklı olabilirdi bunu başarabilseydik! Belki de bu tip insanlara bile hayran olabilecek kadar çaresiz olanlar, artık onlara hayran olmaz; onları taklit etmezlerdi.
Artık bunu öğrenebilmenin bir yolu yok. Bir çok şey gibi bunu da yanlış yaptık işte...

4.6.10

Hadi özlem giderelim!


İki final arası bi film izleyeyim de beynim açılsın diyorum. Neler varmış diye bakıp Unthinkable 'ı izlemeye niyetleniyorum. Başlıyorum izlemeye; ilk sahne bir kamera çekimi ile başlıyor. Adamın suratında binbir ifade. Belli ki çok duygulu! Ona bakarken birden ne hissettiğini ne düşündüğünü yüzüne bakarak çıkarmaya çalıştığımı farkediyorum. Lie to me den bana miras kalmış! Aklıma düşüyor; "noldu bu diziye yahu?!" diyorum. 2.sezon 10.bölümde kalmıştık en son.( Şöyle abuk subuk yerlerde ara veren dizilere de nası sinir oluyorum!)
Filmi durdurup hemen bi bakıyorum dizinin akıbetine ve sevindirici haberi alıyorum.
7 Haziran Pazartesi günü Lie to Me -Beat the devil isimli yeni bölümü ile sevenleriyle buluşuyor.
Ve biz de keyifle Tim Roth izlemeye devam ediyoruz...

15.5.10

Tembel Duası!

Tarih: 2 gün öncesi
Saat: Gece yarısını epeyce geçmiş

Dizlerimin üstünde yeni oyuncağım, kafamda yapılacak birden fazla projenin düşüncesi ve içimde bunun getirdiği sıkıntı, oturmuş her zaman olduğu gibi son ana bıraktığım işleri yetiştirme telaşına girmişim.
Puf un üzerindeki o güne ait gazete takılıyor gözüme. Kaç gündür gazete okumamışım ben! Oysa babamın her sabah aldığı gazeteyi okumak yemek yemek gibi bişey sayılır benim için.
Bununla birlikte, sonuca varamasam bile, uğraştığım işler yüzünden hiç avarelik edemediğimin farkına varıyorum. Takip ettiğim dizilerin ben izleyemeden son bölümüne bir yenisi eklenmiş. İndirdiğim filmler klasörde bekleyip durmuş. Sinemaya gitmeyeli de epey olmuş. Bloga yazmayalı... Yazılanları okumayalı...
Faydalı bişeyler yapmadığına üzülür insan elbette, zamanını verimli kullanamamaktan şikayet eder. Ama özlüyorsun böle kafan rahat vakit öldürmeyi!
Şu bela zamanlar bi geçsin diyorum. Bi geçsin de artık tembelliğin tadını çıkaralım. Vakti geldi de geçiyor...

17.4.10

Ayakkabı Bağlayıcılar!

Geçen gün yine reklam izliyorum televizyonda...ki en sevdiğim şeylerden biridir. Güzel bir reklam çıktığında kanal değiştirilirse olay çıkarırım!


Anadolu sigortanın ev hanımları için emeklilik reklamına rastladım. Hatırlıyorsunuzdur; iki çocuk kendi aralarında konuşuyorlar. Babaları tek mesleğin erbabı olmuşken annelerinin yaptıkları işleri saya saya bitiremiyorlar. Çok sevimli, çok içten bir reklam olmuş. Hepiniz o küçük kıza hak vermiştir. Annesi için saydığı işlerin pek çoğu onun için gerçekten çok mühim işlerdir, her biri birer meslektir bazılarını biz öyle görmesek de... Örneğin reklamın sonunda söylediği ayakkabı bağlayıcılığı.


Hepimiz belli bir yaşa kadar bu işi annemize babamıza yaptırır, yaş kemale erince kendimiz yaparız. Ama işin aslı öyle değil işte. Her babayiğidin harcı değil ayakkabı bağcıklarını bağlamak. Gerçekten meslek olası bi olay bu. Çünkü olmayınca olmuyor işte. Geldim şu yaşıma, hala daha bağcıklarım yerde geziyorum! İdareten bi bağlayıveriyorum evden çıkarken ama bütün gün kaç kere çözülüyor, sayısı belli değil! Gün içinde annemi yanımda taşıyamayacağıma göre (keşke olsa öyle bişi) ayakkabı bağlayıcı arkadaşlarımdan medet umuyorum.
Şanslıyım ki, bana gerçekten acıdığı için, şımarıklık tembellik diye düşünmeden, yüksünmeden, kusurumu yüzüme -pek- vurmadan ayakkabılarımı bağlayan çok sevgili birkaç arkadaşa sahibim. Arkadaşlığın, dostluğun yanında ayakkabı bağlayıcılarım onlar benim!
İyi ki varsınız...

28.3.10

O değil de...

                


O değil de, Ezgi Mola Türkiye'nin Marion Cotillard'ı gibi bence. Ya da Marion Cotillard Fransa'nın Ezgi Mola'sı...
Aynı sempatiklik, aynı içtenlik, aynı ışık... Az daha yüzleri gözleri de benzeyecekmiş!



22.3.10

Hayat Ne Tuhaf; Vapurlar Filan !


Yeni bir gün daha başlıyor. Tüm cemrelerin çoktan düştüğünü gösteren ılık bir hava; tatlı tatlı yüzümü yakan bir güneş ve çiçeklenen ağaçlar. Okula gitmeden Kadıköy'e uğramam lazım, film festivali için bilet alınacak. Salonda kalan 3,5 beter yerden arkadaş yanı koltuklar temin edilecek! Uzun zaman mı olmuş gündüz gözüyle Kadıköy'e gitmeyeli? Hafiften bir sızı içimde; elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeden yürürken!
Biletix' e bir güzel hizmet bedellerini bayılarak alıyorum biletleri.İşler tamamlanınca hemen beşiktaş vapuruna yetişmeli derse geç kalmamak için. 45 vapuruna yetişiyorum neyseki. Madem hava güzel, madem vapurdayım; dışarıda oturayım diyorum eskisi gibi! Vapur hareketlenince hafiften bir deniz kokusu geliyor burnuma; İstanbul'da da deniz pek kokmaz ya! Ve güneş vuruyor yüzüme, sıcaklığı içimi ısıtıyor. Kaldırıp kafamı kapıyorum gözlerimi. 25 dakikalığına da olsa doyuyorum günün tüm güzelliğine...
Ve şaşırıyorum; nasıl da böyle mutlu edebiliyor insanı bir güneş, bir deniz, bir bahar...
Gerçekten de şu hayat dedikleri epey bir tuhaf...

21.3.10

Mutlu Et Kendini...

Bizim mutlu olmamız için her daim çalışan, didinen eti browni sonunda intense'i buldu! Tamam o ıslak kek browni ler bizi bizden alıodu, reklamdaki özge özpirinçi gibi ağzımıza burnumuza bulayasımız geliyordu ama daha iyisi de oluyomuş ki...

Artık reklamları da dönmeye başladı kanallarda. Intense'i yerken Demet Evgar gibi durumdan hoşnut sesler çıkarma ihtimaliniz yüksektir! İlk tepki Ezel'deki Ali misali "noluo lan" denmesidir...ufacık tefecik görünür ama içindeki çikolata ilk etapta sizi boğabilecek kadar yoğun gelir. Tadımlık değil, kısa bi süre için de olsa doyumluktur. 

Her derde deva browni intense'i bulan üreten dağıtan herkesten Allah razı olsun; her yer çikolata dolsun...(Amin)

18.3.10

Xpand ' den Özür Dilerim!


Ben çok atıp tutmuştum daha önce xpand ile ilgili okuyan bilir. Yok başımı ağrıttı, yok güzel göstermedi. O da yalan oldu! Aslında baya baya iyiymiş bu Xpand de... My bloody Valentine filminde bana çektirdiği eziyet kat be kat keyif olarak Alice in Wonderland ile geri döndü. Meğerse gayet güzel bir görüntü ile hiç yormadan sıkmadan bir film keyfi yaşatabiliyormuş bana AFM.
Aynen bir önceki gibi Profilo Afm de izledim filmi. Bu sefer Doan ile birlikte (iyi oldu..çok da güzel oldu...). Yani aynı yerde,aynı salonda bir başka filmle aynı teknolojiyi tekrar tecrübe ettim,kıyasladım ve anladım ki önceki eziyetim tamamen o filmin b** yemesiymiş.


Film için zaten bişey demicem,altyazılı seçeneği ile 3D gösterilmemesi gibi bi eksiği hariç eğlenceliydi. Gerçi çok daha büyük beklentilerle bu filme gidildiğine eminim, o kadarını verememiş. Alice ile daha önceden haşır neşir olmayan bünyelere daha iyi geldiği söyleniyor!

Nihayetinde Tim Burton 3D film hayalini gerçekleştirdi, bize de keyfini sürmek kaldı...

O, Öyle Değil Aslında...

"herşey biter" diyorlar ya hani... Yalan o aslında! Yok öyle bişey...Herşey bitmiyor; biter diye başlamıyor. Biraz bencillik, biraz korkaklık oluyor bitenlere sebep. Basit sevgiler, biten sevgiler oluyor. Oysa ki sevmenin içinde yok böyle bişey...
Birinin hayatına dahil olabilmek, kendi hayatına dahil edebilmek. Paylaşmaktan, birleşmekten korkmadan.
Becerebildiğin sürece...Bunu istediğin sürece... Biten hiç bişey yok aslında... İster tek başına yaşa bunu, ister birlikte... Bitmeyen bu şeyin adına sevgi diyoruz işte...

28.2.10

Seyr-ü Sefa


Acayip bol, bereketli haftalara girdik. İyi, kötü ama her halükarda görülesi bir sürü film giriyor vizyona peş peşe...

Genelde bilgisayar başında bir linkten indirerek, dvd sini alarak veya hiç olmadı internetten online izliyoruz filmleri bir çoğumuz. Seviyoruz böylesini. İstediğimiz an başlayıp durdurabilme, yıllar yıllar önce çekilen filmleri durup dinlenip tekrar izleyebilme ve istediğimiz kadar rahat izleyebilme lüksünü ucuzundan güzel güzel yaşıyoruz. Ama arada bir ekonomiye biraz can vermekte de fayda var! Vizyona giren bunca yerli ve güzel film varken evde oturmamak gerek. Yaz oldu mu mumla arar oluyoruz bir haftada 2 den fazla filmin vizyona girdiği zamanları.

Eyvah, eyvah; Veda; Son istasyon; Romantik komedi; (sevenine) Recep ivedik.... Bir yandan da Nine; Invictus; The Wolfman; The Lovely bones.. Daha ne olsun! Hazır gnctrkcll' nin klasikleşen sinema kampanyası da yeniden başlamışken artık biraz da geniş perdeden film izleme keyfine varalım...
7.sanatı sosyalleşerek yaşayalım...


Marion Cotillard için Nine; Levent Kırca için Son İstasyon izlenilesi...

14.2.10

Zamanın Getirdikleri...

Sanırım başardım sonunda... Bulunduğum durumdan sıyrılıp kendime uzaktan bakmanın nasıl bişey olduğunu biliyorum artık... Türlü türlü hallerimi izliyorum, bir başkasıymış gibi...
Olacaklardan bihaber heyecanlanmasına üzülüyorum, bir otobüsün içinde...Giden birinin ardından bakakalışını görüyorum, bir trafik lambasının altında... Yakın bir arkadaşının yanında eskiye duyduğu özleme tanık oluyorum, küçük bir cafede otururken... Eften püften konulardan saçma sapan konuşmasını dinliyorum, ailesiyle birlikteyken...
Bütün olan bitene sadece seyirci kalabilmeme hayret etsem de, akışına bırakmanın aslında bu anlama geldiğini farkediyorum...

Her zaman güzel şeyler olacağını düşünmek gibi bir aptallıktan kurtuluyorum nihayet...

Before Sunrise...Before Sunset

İzlemeden önce deselerdi, tüm film boyunca sürekli konuşan insanları izlemenin zevkli bişey olacağını, pek ihtimal vermezdim. Ama öyleymiş! Fırsattan istifade iki filmi peşpeşe izledim. Derste hoca konuşurken daha 10 dakika geçtikten sonra ne anlattığından bihaber olan ben, tüm konuşmaları kaçırmadan takip ettim. Gülümsedim bazen anlattıklarına, bazen de beni anlatıyolar diye daha bi dikkat kesildim. Eğlendim kısaca kendi oluşturdukları bu macerada onları izlerken. Before Sunrise' ı daha çok beğendim tabi; muhabbetlerin hiç kopmadan doğal bir şekilde uzayıp gidebilmesi, aptal bir erkekle aşırı duygusal bir kızı buluşturması güzeldi...
İki filmi birlikte düşününce, başı sonu belli bir film bu da diğerleri gibi... Before sunset çekilmeseymiş, belki o belirsizlikle daha bi etkileyici kalabilirmiş ve Ethan Hawke bu filme hiç yakışmamış. Ama güzel bir seri nihayetinde, izlenmeli... 
Sunrise' ın sonunda, bulundukları mekanları tekrar göstermesi ise çok iyiydi...

25.1.10

Yapılası Şeyler!

YAZI.1


Bazı şeyler vardır; hayatın güzel taraflarını daha rahat görmenizi sağlar. Derin bir nefes aldırır, gülümsetir. Bulutların ardından yansıyan günışığı misali hayata biraz renk katmak, günü aydınlatmak için düzenli olarak yeterli dozda alınması gerekir. İşte once sountrack i de bu bilinçle tüketilmelidir. Hissederek, tadını çıkararak dinlenmelidir. Filmi de güzel, bu şarkıları bir hikayeye dayandırarak dinlemek daha bi zevkli, ama sadece şarkılar, bu yazıyı yazdıran. Durup dinlenip bol bol dinleyin derim...

YAZI.2


İşte Ellen Page, son filmi Whip It ile karşımızda. Roller Derby atleti Shauna Cross'un Derby Girl romanından uyarlanan ve Drew Barrymore'un yönetmenliğini yaptığı 2009 yapımı bir film Whip it. Ellen Page' in başrolde olması dışında nedir bu filmin özelliği? Öncelikle çok eğlenceli ve keyifli bir seyir sizi bekliyo bu filmde. Yalnızca hareketli değil, aynı zamanda yer yer kahkaha atabileceğiniz eğlencede bir filmden söz ediyorum. Ayrıca feminist bir yaklaşım olarak algılanmasın ama, günümüze dek gelen, bir amaç uğruna didinen ve savaşan, içindeki cevheri ortaya çıkaran erkek modeli gidiyor ve kahraman kızımız babe ruthless bliss geliyor! Yani bu filmde başroldeki kahramınımız ve onun yakın çevresi de dahil olmak üzere kızların hikayesini izliyoruz. Bu tarz filmlerde maalesef bunu pek göremediğim için, güzel örnekler var ama elbette-amelie ve juno gibi-, bu filme balıklama atlıyorum! Ve bu güzel filmin görülmesini tavsiye ediyorum...
Ayrıca Drew Barrymore & Ellen Page güzel bir kombinasyon olmuş...

20.1.10

Eski Dost, Düşman Olmaz...

Bu bir Paranormal Activity yazısıdır...



Kendimi bildiğim ilk zamanlardan itibaren en sevdiğim sinema türü olmuştur korku-gerilim. Sonra sonra gördük diğer türlerdeki filmler de güzel olurmuş, hatta en çok primi onlar alırmış ama işte bendeki bu sahiplik duygusu; hani asıl taraftarı olduğunuz 4 büyüklerden bir takım memleketinizin takımıyla maç yaparken yalnız o gün için takım değiştirirsiniz ya. Veya sorsalar hangi takımlısın diye, fenerbahçe bi de orduspor dersiniz ya işte korku filmleri de öyle yerleşmiş hayatıma.

Abime özenirdim hep, bi de onunla aşık atmaya çalışırdım boyuma bakmadan. Hiç korkmuyorum ben havalarında başlardım filme; sonra sonra sinerdim koltuğun içine doğru. Filmleri izledikten sonra, chucky kanepenin altından çıkacak; freddy tırnaklarını bir kulağımdan sokup öbüründen çıkaracak gibi gelirdi! Yanlış bir hevesti belki o yaşta ama Lorelai'ın kahve bağımlılığı gibi ben de bununla gurur duyuyorum nedense!

Güzel filmler olurdu star tv'nin parlament pazar gecesi sinemasında. Onu beklerdim dört gözle. Ama hep geç saatte verilirdi bu tür filmler, çocuklar hiç izleyemesin diye. Çoğu zaman da amacına ulaşırdı. Hep aynı sahne, gözlerimin önünde hala; geç saate kadar filmin başlamasını bekler veya ancak başını izleyebilir sonrasında annem tarafında yatağa sürüklenirdim. Yine de aklımda hep; chucky, freddy, michael myers, o ve adı hatırlanamayan nicesi...



Zaman geçtikçe o kadar da rahat izleyemez oldum ama. Kenardan köşeden fırlayan kedilerle zıplar, kan revan içindeki sahnelerden hazzetmez oldum.
Ama yine de iyi bir korku filmi izlemenin yerini hiç bişey tutamaz. Ve nihayet geçen gün bunu tecrübe edebildim uzun bir aradan sonra...
Ne zamandır bilgisayarımda duran ama görebileceklerimden dolayı bir türlü izlemeye heves edemediğim Paranormal Activity filmini Gökhan'ın; "sakın izleme, boşver" şeklindeki yorumunun hemen ardından izleyiverdim. Ne olur ne olmaz, kendimi boş yere harap etmeyeyim diye düşünerek gündüz vakti izledim hem de. İsabetli bir karar vermişim, zira gece yapacağı etki şu zamankinden daha katlı olurdu heralde ve bunu isteyecek normal insan sayısının yok denecek kadar az olduğuna eminim.


Her zaman olduğu gibi sonla ayrı düşsek de, türünün güzel bir örneği olarak amacına ulaşan bir yapım olmuş. İzlemesi ise son derece keyifli!-gerçek anlamda böyle gerildiğim en son the strangers vardı sanırım ama o da bunun 7'de 1'i kadar olmalı...
Etkisinin uzun süreceğini düşünerek insanlara yok yok izlemeseniz de olur desem de kısa sürede bu etkiden kurtulunabildiğini öğrenmiş oldum. -mirrors izledikten sonra aynalara bakmaktan ne kadar çekiniyorsanız, bu filmden sonra da karanlıktan ve kapılardan o kadar tırsabilirsiniz.- Ve artık daha mantıklı önerilerde bulunabilirim. Eğer, filmin film olduğunun farkında olurum, izler geçerim diyorsanız bu filmi kaçırmasanız iyi olur. Ama derseniz ki, ben ruhani olaylara gelemem etkisinde kalırım; o zaman boş yere filmi izleyip de kendinize işkence etmeyin derim.

9.1.10

Bu da var...


Sormak isteyene...http://www.formspring.me/VONALI

Allah'ın Emri...AVATAR Yazısı !


Çok konuşuldu, çok yazıldı... Önümüz arkamız sağımız solumuz avatar oldu! Gitmeyenin bile artık filmi izlemiş hissine kapıldığı ve spoilerların havada uçtuğu bir durumda tutup da filmin artısı eksisi neydi; konusu nasıldı; oyuncular nasıldı elbet bunlardan bahsetmeyeceğim.
IMDB de 32. sıraya çıkmış bir film hakkında söylenecek çok şey var aslında! Ama şunu da belirtmek gerek, bu yükseliş konusundan ziyade kullandığı teknoloji sayesinde gerçekleşti. İşte bu yazı da bunun için yazıldı; 3D film izlemeden önce bilinmesi gerekenler.
Avatar'ı izlememle birlikte 3D film izlemek için kullanılan 3 teknolojiyi de görmüş oldum. Bunları karşılaştırıp nelerle karşılaşabileceğinizi bir görün istedim. Her yerde birbirinden farklı o kadar çok yorum yapılmış ki...

Bildiğimiz gibi 3D filmler IMAX, XPAND 3D ve REALD 3D olarak izlenebiliyor. IMAX içlerinde açık ara en iyisi. Tabi kendi orjinal ortamında. Yani IMAX in perdesi, ses sistemi, görüntü sistemi diğerlerine göre çok daha farklı. Eğer afm istinyepark da bunları göreceğinizi sanıyorsanız yanılırsınız. Bu nedenle "ya yurtdışında da bu filmi ne kadar abarttılar" demeden önce bizden daha çok şey gördüklerini aklımızdan çıkarmayalım.
Ama yine de diğerlerinden daha güzel bir seyir olacağına eminim.

Sonra Xpand ve Reald geliyor. İkisinin arasında görüntü açısından pek bir fark olduğu söylenemez. Belki xpand de 3boyutu biraz daha fazla hissedebilirsiniz. Yalnız Xpand gözlükleri daha ağır olduğu için doğru takılmadığı takdirde baş ağrısına sebep olabiliyor ve gözlüğün sahip olduğu bir özellik yüzünden hareket ettiğiniz zaman görüntülemedeki bir sorun nedeniyle gözde ağrıya ve bulantıya neden oluyor. Ben film sırasında çok kıpırdayan biri olduğumdan bunun acısını çok çektim. My Bloody Valentine 'i Xpand le izlemiştim ve çıktığımda cidden çok rahatsız hissetmiştim. Başka yerlerde, başka filmlerde bu sorun yaşanmıyor olabilir ama artık üste para verseler bunu tercih etmem.

Reald 3D yi ise Ice Age 3 ile tercübe etmiştim. Fazla derinliği yoktu ama bunun filmden kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İzlemesi çok keyifli ve rahattı, dolayısıyla herhangi bir zamanda IMAX gösterimi olmayan bir film için tercihim yine reald olacaktır.

Son olarak film hakkında bi iki şey söyleyeyim. Sırf istediğimiz yerde oturabilmek için sabahın köründe gittik istinyepark'a(11:00) ve salondan çıktığımızda saat 14:00 dı. Yani film boyunca tek bir ara bile verilmedi. Haliyle bu biraz yorucu oldu ama yine de değdi dedim! Akşam olunca biraz göz ağrısı çektim ama bir iki saate bişeyim kalmadı. Dr. Grace Augustine rolünde izlediğimiz Sigourney Weaver ve Trudy Chacon rolündeki Michelle Rodriguez de yine çok iyiydi...İyiki bu filmde yer almışlar. Bi de Dr. Grace'in Avatarı en süper avatardı!

Hala izlemediyseniz bu filmi, imax ile, izlemelisiniz... İyi seyirler...

5.1.10

Bu Tekirdağ Havaları...


Seviyorum İstanbul'un bu zamanlarını... Soğuk yüzünü yakarken, bi taraftan güneşle ısınmayı. Tekirdağ'ı hatırlatıyor bana bu havalar. Yatılı lise yaşantımı, arkadaşlarımı, geçmişimi hatırlatıyor. Belki de ondan seviyorum bu kadar çok... Millet yaz için başlamışken çoktan gün saymaya, ben gülümsüyorum kendi kendime bu tekirdağ havasını soluyarak... Yine o zamanı yaşıyormuş gibi varsayarak...
Ve hiç bitmese diyorum... Hiç bitmeseydi...

4.1.10

En Güzel Doodle!


Google'ın özel günlere özel logolar hazırladığını hepimiz biliyoruz. Böylelikle aklımızda olmayan, belki olsa da bir işe yaramayacak önemli günleri bize hatırlatmış oluyorlar. Bu doodle'lardan - doodle nedir?- bazıları beni çok eğlendirirken bazılarına bakmaya dayanamadığım için google'a tüm gün girmediğim olmuştur. Sir Isaac Newton 'un doğum günü için yapılan bu doodle ise şimdiye kadar gördüklerimin en iyisi oldu. Daha enteresan, belki daha çok üstünde durulmuş olanlarını da gördük bu zamana kadar ama  o elmanın dalından düşmesi yok mu! Bayıldım işte...

Daha çok doodle için buraya...