6.1.15

Yemek Yapmayı ve Yemeyi Sevenlere Gelsin


Bayılarak yaptığım bir şey varsa o da yemek yapmak ve bunu insanlarla paylaşmak... 

Sürekli bunu yapsam da bir türlü düzenli olarak paylaşma fırsatı bulamamıştım... Belki hala bu yoğunluk devam edecek ama yeni yılla birlikte artık bunu yapmanın vakti geldi sanırım....


Ve İşte Benim Tarif Defterim böyle yayın hayatına başlamış oldu:

"Bir Terapi Metodu Olarak Yemek Yapma" ya hepinizi beklerim :)


Sevgiler...



7.11.13

Kitap Okuma Şenliği Kış 2013'e katılıyorum!

Blogda pek fazla göstermesem de kitaplar hayatımın vazgeçilmesi, umarım sizin için de öyledir. Eğer değilse bir adım atın ve kitapların hayatınızı nasıl renklendirebileceğini şahit olun!

Kitap okumak çok büyük bir zevkken, kitaplar sayesinde sosyalleşmek; başka insanların okuduklarını takip etmek, aynı kitabın zevkini paylaşmaksa ayrı bir zevk. Bu nedenle goodreads.com sürekli ziyaret ettiğim bir site iken bununla birlikte kitap kurtlarının bloglarını da takip etmeye çalışıyorum. Yine böyle bir zamanda bir şenliğe denk geldim ki; şu yağmurlu günde beni başka ne keyiflendirebilirdi bilmiyorum. Pinuccia'nın okuma şenliğine katılıyorum ve okumak istediğim -inşallah okuyacağım- kitapların listesini de buradan yayınlayacağım. Size de katılmanızı tavsiye ederim, belirlenen 15 kategori ile aslında uzun zamandır okumayı düşündüğünüz ama bir şekilde ertelediğiniz bir çok kitabı okumuş olacaksınız...En azından benim niyetim bu :)
Pinuccia'nın etkinliği ile ilgili bilgilere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz:
http://pinucciasbooks.blogspot.com/2013/11/okuma-senligi-kis-2013.html

Ve Okuma Şenliği Kış 2013 Listem: (Güncelliyorum...)


1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap okuyanlara.

Maça Kızı - Stephen KING 
1.Baskı:2000
Altın Kitaplar
525 Sayfa

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.


Süperstar - Jackie COLLINS
Baskı:1989
İnkılâp Bestseller
484 Sayfa

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.  ( Okundu :) )


Bir Kedi, Bir Adam, Bir Ölüm - Zülfü LİVANELİ
29.Baskı:2012
Doğan Kitap
213 Sayfa

4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.


Sisle Gelen Yolcu - Jean-Christophe GRANGÈ
1.Baskı:2012
Doğan Kitap
677 Sayfa

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.


Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia MÂRQUEZ
33.Baskı:2008
Can Yayınları
356 Sayfa

6. Kategori (15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara.


Yeşil Gece - Reşat Nuri GÜNTEKİN
12.Baskı:1993
İnkılâp Kitabevi
223 Sayfa

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.

İmkansızın Şarkısı - Haruki MURAKAMI
9.Baskı:2012
Doğan Kitap
348 Sayfa

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.



Kusursuz Fırtına - Sebastian JUNGER
1.Baskı:2000
Sistem Yayıncılık
290 Sayfa

veya

Hannibal - Thomas HARRIS
Baskı:2000
İnkılâp Kitabevi
476 Sayfa

veya

Akıl Oyunları - Sylvia NASAR
2.Baskı:2002
Altın Kitaplar
483 Sayfa

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.


Dondurulmuş Şeftaliler - Espido FREIRE
1.Baskı:2000
Güncel Yayıncılık
272 Sayfa

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.


Darağacında 3 Fidan - Nihat BERHAM
Baskı:2005
Everest Yayınları
216 Sayfa

veya

Harper Lee - Bülbülü Öldürmek  (Tavsiye Üzerine)

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.


Rus Büyükelçisi'nin Hatıralarında Atatürk ve Türkiye - Semen ARALOV
Baskı:2005
Kum Saati Yayıncılık
218 Sayfa

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını veya romanınıokuyanlara. [Bu kategoride kitap bulmada sıkıntı çeken çok olduğundan biraz esnettim kategoriyi]


(Henüz Belirleyemedim...)

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.


Angela'nın Külleri - Frank MCCOURT
8.Baskı:
Epsilon Yayıncılık
458 Sayfa

veya

Entellektüelin Kutsal Kitabı Biyografiler - David S. KIDDER & Noah D. OPPENHEIM
1.Baskı:2013
Maya Kitap
374 Sayfa

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.

(Henüz Belirleyemedim...)
15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.


Rissoli & Isles Serisi 2-3-4. Kitaplar

Çırak - Tess GERRITSEN
Baskı:2012
Martı Yayıncılık
432 Sayfa

Günahkar - Tess GERRITSEN
Baskı:2012
Martı Yayıncılık
408 Sayfa

İkiz Bedenler - Tess GERRITSEN
Baskı:2012
Martı Yayıncılık
448 Sayfa

Kitaplarınız hiç eksik olmasın...

24.9.13

Yıldızlı Geceler'de Anadolu Ateşi




İzlemek için uzun zamandır fırsat kovaladığım Anadolu Ateşi'ni ilk kez Antalya'da yakalayabilmiştim. İstanbul'da bir türlü gidemeyip 4 günlük tatile denk getirerek Aspendos'ta izlemiştik Troya sandığımız gösterilerini. Çok büyülü ve keyifli bir akşamdı. İçimiz kıpır kıpır ve güzel bir gösteriye tanık olmanın mutluluğuyla dönmüştük otele.


Sevdiklerle buluşurken dün de Harbiye Açık Hava'da izleyelim dedik; bu kez Evolution dı gösterinin adı. İzlerken Antalya'daki gösterinin aynısı olduğunu farkettik -ikisi de Evolution imiş- ama önemi yoktu. Yine muhteşemdi..

Açık havanın verdiği etkiden midir; yoksa gösterinin güzelliği mi bilmem ama görkemli ve zevkli bir gösteri izledik yine.. Kimi yerde gözlerimizi ayıramadan, kimi yerde yerimizde duramadan...

Hala izlemediyseniz mutlaka bir fırsat yaratın kendinize ve izleyin Anadolu Ateşi dans grubunu...
Hayata tat katmak için...

20.8.13

Hayatım Olmuş Liste!




Hayatımın her döneminde bişeylerin listesini tuttum. Alacaklarımın, vereceklerimin, göreceklerimin, okuduklarımın, izlediklerimin,yapacaklarımın.... ve bu böyle uzar gider. Neden bu listelere ihtiyaç duyuyorsun diye soranlar da çok oldu.. Belki sadece hoşuma gittiği için, belki de buna ihtiyaç duyduğum için..Tam olarak ben de nedenini bilmiyorum ama liste tutmanın çok saçma olduğunu düşünen insanların bile hayatları boyunca bir listeleri olduğunun farkındayım. Nerede okuyacağım, nasıl çalışacağım, şimdi ne yapacağım...seneye nereye tatile gideceğim derken bile bir liste oluşturuveriyoruz zihnimizde... Hal böyle olunca bunu keyifli hale getirmenin de türlü yollarını bulabiliyorum.. Kitap okumayı severken ve başkaları ne okumuş merak ederken hızır gibi imdadıma yetişen https://www.goodreads.com/ da bunu eğlenceli hale getiren ve çok da faydalı bulduğum bir site işte.. 

Okumayı hayatının bir parçası haline getirebilen herkese tavsiye...
Goodreads de beni ararsanız burdayım.

2.2.13

Lush Yazısı



Bundan yaklaşık bi sene önce sevgili Deniz'in hediyesi ile tanışmıştım Lush ile. Elimdeki alerjik egzama nedeniyle normal-antibakteriyel sabunlardan; genel olarak doğal olmayan her türlü temizleyiciden uzak durmam gerekiyordu! Deniz'in bana hediye ettiği sabunun, Sultana of Soap, içerisindeki üzüm tanelerini görünce ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum :) Diğer sabunlar gibi parfümlü olmadıkları için kokusu o kadar çok hoşuma gitmemişti ama kullanıkça alıştım ve elime hiç zarar vermediğini test etmiş oldum! O sabun bitip de, normal bir sabun kullanmaya başladığımda ise yine ellerim zarar gördü ve ilk iş yine Lush'ın yolunu tuttum. Bu sefer çalışan tavsiyesi ile Figs and Leaves'i aldım; incirli ve asma yapraklı..İyileştirici etkili. Ellerimdeki sorundan bahsetmem üzerine Dream cream'i de alabileceğimi, onun da kaşıntı ve yara için iyileştirici etkili ve yoğun bir nemlendiriciliği olduğunu öğrendim ve hemen denemek için elime sürdüm. Sabunu alıp çıktım ama ellerimdeki rahatlığı görünce dayanamayıp geri döndüm Dream cream'i almak için :) Bu iki ürünü de deneyip sonuçlarını paylaşacağım. Ama şimdiden söyleyebilirim ki, öncelikle ürünlerin tedarikçilerinde bile Hayvanların denek olarak kullanılmasına karşı çıkmaları ve birebir ne kullandılarsa belirtmeleri ve kullandıkları doğal ürünler nedeniyle Lush kesinlikle sürekli uğrayacağınız bir yer olmalı!
Bu arada internetten alışveriş yapabiliyorsunuz ama öncelikle mağazada ürünleri inceleyip, internetten bildiğiniz ürünleri almanızı tavsiye ederim. Bazılarının kokusu cidden insanı zorlayabiliyor!

Kullanım Sonrası Fikirler:
1: Dream Cream, satış elemanının söylediği kadar mucizevi etkiler yaratmasa da, özellikle hassas ellerde nemlendirme için kullanılabilir bir ürün. Kullandığım ilk zamanlarda cidden faydasını gördüm, sonrasında bu faydanın azalması belki de düzenli olarak kullanmamamdandır. Vazelin kadar yoğun olmasa da güzel bir nemlendiriciliği var.

2: Sabunumdan yine çok memnunum her zamanki gibi. Köpürmeden temizlik olmaz diyorsanız pek tatmin etmeyebilir ama doğal temizlik için oldukça ideal bence.

3: Alışverişimle birlikte verilen testerlardan ballı duş jelini çok beğendim. Cildimde bıraktığı etkiyi çok göremedim ama kokusu cidden kalıcı ve o an kokusu ağır gelse bile sonrasında o kokuyu hafif hafif duymak çok keyifli :)

Sağlıklı, doğal ve hayvansever yaşamı sevenlere selam ederim, bir sonraki yazıda görüşmek üzere...

3.1.13

Öylesine Bir Hikaye


Gözümü açtığımda nerede olduğumu tam da farkedemiyorum. Aslında bildiğim yerler; ama loş ışıkta seçemiyorum nerede ne var! Aydınlıkta yürümeye alışmışım, her yer parlakken pek de dikkat etmemişim açıkçası çevreme... Uzun bir yolun ortasındayım. Gideceğim yeri biliyormuşum gibi kafam rahat; ta ki ışık azalana kadar! Birden paniğe kapılıyorum, ya tamamen kararırsa her yer, diye. Böyle giderse bu ışık bana yetmeyecek çünkü. Yavaşlıyorum, sıkı sıkı yapışıyorum elimdeki fenere. titrekleşiyor git gide.. o kadar sıkıştırdığım için mi, yoksa zaten biteceğinden midir bilmem sanki o da son kez yanayım da bitsin der gibi!
Telaştan ellerim terlemiş, fener elimde ha düştü ha düşecek... İyice panikliyorum. Işığı kuvvetlendirecek ne var diye düşünüyorum, ama karanlıkta hiç bişey bulamıyorum işime yarayacak... Korkuyla karışık bir kabulleniş geliyor sonra. Karanlıkta kalacağım, belli oldu! biraz daha ilerliyorum, arada tökezliyorum görmediğim engellerden. Fenere kızıyorum bu kez, "biraz daha parlak yansan ne olur sanki,dayanamaz mısın..."
Ve birden her yer kararıyor... Telaşla elime bakıyorum, görmüyorum ama elimde artık yanmayan fener! gittikçe soğuduğunu hissedebiliyorum. Vuruyorum kafasına belki yanar diye tekrar...Bağırmaya başlıyorum deli gibi etrafa... Ama ses veren yok! Kendi sesim yankılanıyor çevremde... En sonunda siniyorum olduğum yere, çaresizlik insanı olduğundan daha küçük gösteriyormuş...küçük bir çocuk gibi bacaklarımı kollarımla sarıp kaybolmaya çalışıyorum olduğum yerde... Korku ve terkedilmişlik yüreğimin üstüne koca bir kaya gibi otururken...

Ve gözlerimi açıyorum tekrar; nefes nefese kalmışım...Elimde sıkı sıkıya sarıldığım fener..Hala yanıyor ama solmuş ışığı pek de aydınlatmıyor yolumu....Demek ki bir rüyaymış diyorum deminden beri uğraştığım; aslında rüya değil de bir önsezi belki...

Biteceğini bile bile iyice sarılıyorum fenere tekrardan....Başlıyorum karanlığı beklemeye...



28.10.12

BALIM


Ocak 2012'nin sonlarındayız. Liseden bir arkadaşım bir fotoğraf paylaşmış; dışarıda kış iyice bastırmış. Küçük bir kedi de eve sığınmış ve ona yuva arıyor. Ben de 2 aydır sokak hayvanlarını sahiplendiren birkaç sayfa ve siteyi takip ediyorum. Bir yandan da evdekileri ikna etmeye çalışıyorum. Ve o kedinin fotoğrafını görünce büyüleniyorum.. Hemen ikna turlarını güçlendiriyorum. Ve nasıl oluyorsa izin alıyorum. Geriye bir tek kızıma kavuşmak kalıyor. Arkadaşım, Avcılar'dan İstanbul'un diğer bir ucuna kediyi getiriyor. O kadar minik ki... İnanamıyorum ona sahip olduğuma, şaka gibi geliyor! Tarih: 05.02.2012 ve hayatımın en mutlu günlerine başlangıç yapıyorum... Onun büyüdüğünü görmek, saçma oyunlarını izlemek saatlerce...Hayvan beslemeyenlere diyecek bir lafım yok, onlar anlayamazlar zaten bunun ne kadar güzel bir his olduğunu...ama evini bir hayvanla paylaşanlar çok iyi anlayacaktır beni.
Neyse, o zamandan bu yana 9 ay geçmiş. Kızımı blog alemine de tanıtmadan olmazdı... İşte Balım'a ben böyle kavuştum...


5.10.12

Siyah Beyaz Bir Hikaye

Bir Adam düşün; üzerinde bol bir ceket dizlerine değiyor etekleri, pantolon paçaları yıpranmış... Elleri ceplerinde, omuzları hafiften çökmüş... Tel tel saçları taranmamış kimbilir ne zamandır... Siyah beyaz her yer...Gece gibi sessiz, gündüz gibi çıplak... Bir adam düşün; bir Sur'un tepesinde...Yürüyor Sur boyunca, elleri ceplerinde... Belli ki canı sıkkın...

Sur'un bir yanından batarken Güneş; yüzünü ısıtıyor son bir çabayla. Diğer yandan esen rüzgarsa hatırlatıyor Güneş'in de çekip gideceğini... Kim gitmemiş ki şimdiye kadar? Gülüyor, belli belirsiz, haline... Yüzündeki kırışıklıklar daha bir belirginleşiyor..

Bir adam düşün; bir Sur'un tepesinde... Kim bilir aklından neler geçiyor ağır ağır yürürken...Belli ki acelesi yok..bekleyeni de... Aslında yürümesine de gerek yoktur da başka da yapacak bir şeyi yok diye istifini bozmuyor...Yürüyor Sur boyunca...Saçlarının dağınıklığı aldatsa da insanı, belli ki düzeni de seviyor...
Bir adam düşün; bir Sur'un tepesinde... Görüp görebildiği her yer memleketi...Doğup büyüdüğü, havasını kokusunu bildiği,adı gibi emin olduğu, ana kucağı bellediği memleketi...

Bir adam düşün; bir Sur'un tepesinde..İleride bir karaltı görmüş...Kanadı kırık bir kuştur diyor belki; belki de bir kedi yavrusu...İçten içe seviniyor...Sever çünkü hayvanları...İnsana insan gibi bakmadıkları için...Kuralları, Yargıları, hesapları yok diye.. Biraz daha sıklaştırıyor adımlarını...Bir amaca hizmet etmenin getirdiği dinçlik şaşırtıyor...Uzun zaman olmuş böyle hissetmeyeli...

Bir adam düşün; bir Sur'un tepesinde...Karaltıya yaklaştıkça gözündeki ışık huzmesi sönüveriyor...Surdan ayrılmış bir taş parçası oluyor karaltı yaklaştıkça...Olanca gücüyle tekmeliyor onu hayal kırıklığına uğratan o taşı...

Taş yuvarlanırken Sur'un tepesinden yerin dibine; farkediyor, düşenin kendisi olduğunu...

Bir adam düşün; bir varken bir yok oluyor...



6.9.11

İnsan İnsana Benzer

Daha önce de benzerlik tespitlerimiz olmuştu... Bu da onun gibi bişi.. Geçen gün nerden estiğini henüz hatırlayamıyorum, natalie portman'a bir göz attım da bizim özge özpirinçci aynen onun gibi geldi bana! Aynı masumiyet, aynı sevimlilik, biraz da alçakgönüllülük...Hollywood türevi ünlü simalarımız yok demeyelim...



He aslında natalie portman keira knightley ile kardeş gibi tabiki ama olsun onu öyle herkes benzetiyo!


8.5.11

Kanepenin Arkasında Ne Buldum ?!


Evet, uzun bir aradan sonra bir yazı daha yazmak gerekti... Aslında çok daha önceden yazmak gerekti ama insanoğlu genel olarak üşengeçtir. Ben de genele uydum, aykırılıktan kaçındım!

Neyse baktım ki, insanlar gönül rahatlığı ile blogger'a giriş yapabiliyor, hemen bi yazı ile bunu kutlamak gerek; ama ne yazacağım. Uzun süredir yazmamışım, elbetteki birikmiş her şey ama böyle ha deyince de bulunmuyor... derken buldum!

Evet, bundan 1 bilemedin 2 ay önce kanepenin arkasına telefonu düşürdükten sonra bir kurtarma operasyonu gerçekleştirdim ve bu esnada aklımdan tamamen çıkmış olan bişey buldum!

Kanepenin arkasında ne mi buldum? Bir Taso... Hani şu cipslerden çıkan ve sokaklarda oynayıp biriktirdiklerimizden... hani üterdik ya! Sevindim baya, ki anlamsızdı aslında o kadar sevinmek... Pek de bi işe yarayacağı yoktu çünkü. Maziyi hatırlatmak ve bloga konu olmak dışında!

Severdim tasoları! Sitedeki arkadaşım tuba ile tüm sitedekilerin tasolarını bileğimizin hakkı ile kazanmıştık-ütmüştük- vakti zamanında! Sonra tasolara ne oldu bilmem ama, o zamanlar herkesi yenme-ütme- zevkini tattırmıştı bize!

Hayat işte böyle saçma sapan tesadüflerle dolu... 6.sınıfta sahip olduğum bir tasoyu bundan yaklaşık 12 yıl sonra her gün oturduğum o kanepenin arkasında bulabiliyorum!

ANAFİKİR: Evi köşe bucak temizlemek gerekir!

30.1.11

Dişi Yakarış


Söylenecek sözler hiç bir zaman bitmiyor. Hep bir yarım kalmışlık... Biliyorum anlatamadım kendimi doğru düzgün... Göründüğümden farklıydım çoğu zaman; iyiyken kötü, kötüyken iyi... Anlaşılmayı ummaktan başka bir çareyse yoktu! Yaşatamadıklarımın yanında yaşayamadıklarım da var ne de olsa!
Hayat, istemeden olup bitenlerden ibaret çoğu zaman...
Başka türlüsünü de isterdim aslında...
Bambaşka bir zamanda hepsini telafi ettiğimi düşünmek zorundayım! Böylesi daha güzel...
Aslında herşeyi yaşayabilecek olmak güzel, iyisiyle kötüsüyle... Kutunun içindeki kedi misali...
Ne kadar ilerlesem de her zaman biraz gerideyim... Geride kalan herşeyle biraz eksiğim...
Kendime yazdım bunları da... Bazen çokça konuşasım geliyor diye...

20.11.10

Bonsai öldü ama hayat devam ediyor!


Bundan 4 ay kadar önce bir bonsai girdi hayatıma! Sürpriz olmuştu benim için. Aradan zaman geçtikçe sürpriz olmaktan çıkıp anlam kazanmaya başladı. Hem bir bitki olmasına rağmen diğer canlılar gibi zamanla kendini sevdirmişti; hem de bir anlamı vardı: uzun bir hayatı simgeliyordu, bakılasıydı! Ben de öyle yaptım... Bildiğim kadarıyla baktım... Bonsai bakımı hakkında pek bir bilgim yoktu gerçi ama! Aldığımdan beri de onunla ilgili bir yazı yazayım demiştim ama bu güne dek kısmet olmamıştı.
Ordu'ya gitme vakti geldiğinde, peşim sıra götüremeyeceğim için İstanbul'da bıraktım onu. Abime emanet ettim, sıkı sıkı tembihledim, "Aman abicim, suyunu eksik etme!" Ordu'ya gittikten sonra her gün abimi arıyordum sırf su vermeyi unutmasın diye.
Dönüşte otobüsten iner inmez ilk iş bonsainin akıbetini sordum, başıma gelecekleri biliyormuş gibi! Ve korktuğum cevabı da aldım: " ben suyunu verdim ama..."

Bonsaim kuruyup ölmüştü... Abim önceleri hiç su vermemiş, kuruduktan sonra da suya boğmuştu bonsaiyi! Kahroldum tabiki... Ama giden geri gelmiyor. Gerçi çok denedim onu tekrar yeşertmeyi ama "bonsai bir kez kurudu mu bir daha yeşermez" diyenler haklıymış, olmadı!
Bu da böyle bir tecrübeydi, yaşandı bitti mi diyeceğim?! Elbetteki hayır... En kısa zamanda başka bir bonsaiyi himaye altına alacağım...
Belki birşeyleri sembolize ettiği için, belki de gerçekten çok sevdiğimden; kimbilir...

29.10.10

Bayar, sen ne mükemmel bişeysin!


Babies'i izlememin üzerinden epey bi zaman geçti. İlk kez facebook da fragmanına denk geldim; o zaman ki yorumum, gelsin de hemen izleyelimdi. İnternete düşmesi ile izledim filmi. İkinci kez Hatice ile izledim, hem yeniden izlemek istediğim için, hem de onu biraz neşelendirmek için... Filmi sırf Moğolistan'dan Bayar için izledim desem yeridir... Böyle şirin bir bebek olabilir mi? Gerçi tüm bebeklerin hayvanlarla olan sahneleri çok eğlenceliydi... Afrikalı Bebenin yaşadığı koşullar ile diğerleri arasındaki uçurumu gördükçe içiniz buruluyor ama böyle bir filmde bile hayatın gerçeklerinin yüzümüze vurulması güzel olmuş...

1 saat 20 dakika boyunca eğlenceli vakit geçirmek isteyenler mutlaka izlemeli diyorum... Film bitti diye sakın kapatmayın; kayan yazıları da sonuna kadar izleyin, Bebişlerin büyümüş hallerini de görmüş olursunuz...İyi Seyirler...
trailer1
trailer2

Hayat Gailesi!

Bu zincirin artık kırılması gerekiyordu! Bişiler yazarsam gerisi gelecek diyorum ve hemen başlıyorum...

Ya ben yapıcam, ya benim için biri yapacak ama şu wall-e yi istiyorum...yanımda istiyorum onu! Arada sırada ses çıkarsın...cd lerimi, dvd lerimi okusun...usb girişleri olsun... başımın üstünde yeri var!


http://acidcow.com/pics/2059-russian-wall-e-case-mod-110-pics.html

27.8.10

Genetik Diye Bişey Var!

Yine bir film yazısı...
Ramazan ayında geceyarısından sahura kadar olan vakti film izleyerek geçirmenin tadını çıkarıyorum şu aralar! Filmsiz geçen, bana göre uzun, bir süreden sonra her güne 2 film sıkıştırarak bu açığı kapatmaya başladım. Bunda 1 haftaya kadar tamamlamam gereken ve henüz hiç başlayamadığım staj defterinin de büyük bir yeri vardır elbette. Malum, işin gücün çok olduğu vakitler işten en çok kaçılan vakitler oluyor bende.


Bu gecede şöyle eğlenceli bişeyler izleyeyim dedim, açtım baktm en son neler indirmişim diye ve the karate kid 'i izlemeye karar verdim. Tamam adı karate kid ama yine de 1984 yapımı orjinal karate kid ile aynı filmi izleyeceğim aklıma gelmemişti. Çubukla sinek kovalamadan dövüşte alınan yaraya kadar aynı filmi farklı karakterlerle izledim. Jackie Chan' in arabasını sildiği sahnede ise, "heh", dedim, "cilala-parlat kısmına da geldik"; ama o bölümü ceket ile yenilemişler! Neticede aynı filmin yeniden çevrimini ufak farklarla izledim ama yine de eğlenceliydi. Aslında filmdeki en büyük fark küçük karate kid'in annesi rolünde izlediğimiz Taraji Henson dı. Filmdeki en renkli karakterdi.


Filmle ilgili söylenebilecek fazla bişey yok, eğlenceli vakit geçirmek için izlemenizi tavsiye edebilirim. Bu yazı için önemli olan, filmin başrolündeki Jaden Smith!


Babasının oğlu yine çıkmış sahneye. Pursuit of Happyness den sonra biraz daha büyümüş, 4 yaş kadar, ve yine aynı sempatiklikle karşımızda. Will Smith' den aldığı sadece sempatiklik, çekicilik değil ama anlaşılan. Bir Haley Joel Osment olmasa da iyi bir oyuncu olacak gibi görünüyor, belki babasından da iyi.


Son olarak, Will Smith' e teşekkür ediyoruz, kendisi ve de oğlu için...

19.8.10

Ordu'daysam sebebi var!

Zaman zaman depresif bir ruh haline bürünürüm ben. Öyle ergenliğin getirdiği ruhsal bunalımlardan, hayattan bıkmaktan, yaptıklarından zevk alamamaktan bahsetmiyorum. Baya baya hayatın anlamının tamamen yok olduğunu düşündüğüm günler olur. Bu düşünce bazen kısa süreli bir depresyonla bazen de sonu belirsiz bir panik atak dönemiyle kendini iyiden iyiye belli eder. Bu tip durumlarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda akıllı insanlarında gayet rahat delirebileceğine kanaat getiriyorum. Delirmek de gayet akıllı adam işiymiş!

Bu yaşadıklarının bilincinde olup da bunun çeşitli fiziksel hastalıklar olarak geri döndüğünü görünce kendi kendine telkinde bulunmaya başlıyosun! Kendine neleri yapman veya düşünmen gerektiğini hatırlatarak aslında bu duruma dışarıdan bakan bir gözmüş gibi hareket etmeye çalışıyosun. Ben bu konuda yavaş yavaş ustalaşıyorum. Mesela, baktım ben okul tatil olduktan sonra 2 staj deneyimini üst üste yaşamışım, sıkılmışım bunalmışım. Ailemden uzak kalmışım. İstanbul'un sıcağından pert olmuşum. Sonra bunlar midemde nüksetmiş, bana yemek yedirmez olmuş! Hadi dedim, topla bavulunu git memleketine! Temiz hava, dinlence, biraz da aile iyi gelir bünyeye. Nitekim öyle de oldu. Ordu'ya geleli 2 gün oldu, hemen iştahım açıldı. İftardan sonra bi 5 kere daha bişiler yiyorum. Gerçi bunun neresi güzel dimi!

Ordu ne güzel ama. Geçen sene burada geçirdiğim sürenin uzunluğu nedeniyle bi daha da gelmem diyordum ama özlemişim! İstanbul'un o yapış yapış nefes aldırmayan havasından sonra buranın püfür püfür havası çok iyi geldi. Gerçi çarptı biraz, arada  başım arıyo bol oksijen sebebiyle ama olsun, zihnim açılır!
Neymiş efendim, İnsan kendini bilecekmiş...
Böyle eften püften sorunlarla kafa bulandırmaya, can sıkmaya gerek yokmuş. Tebdili mekanda ferahlık varmış.
Acele tarafından pesimistlikten polyannacılığa geçiş yapılabilirmiş.
Kapımda köpeğimle kedim onlarla oynamamı beklermiş!

10.7.10

Tanrı Misafiri!

Geçen günlerde kapımıza bir kedi dayandı. Sitede oturmama rağmen kapının önünden eksilmeyen kedi, köpeğe alışkınım aslında. Hayvan seven biri olduğumdan çok da şanslı olduğumu düşünüyorum hatta! Akşam stajdan eve dönerken parktan koşa koşa yanıma gelen şımarık'ın bacaklarıma yapışarak benden yemek ve sevgi beklemesi; her sabah durağa kadar elver (evet pati veriyo, oyüzden adı bu!) ile birlikte bana eşlik etmeleri apayrı bir keyif benim için.

( Elver )                                                 ( Şımarık )
Neyse kediyi anlatıyordum ben! Kedinin, bu ziyaretlere alışık olan beni şaşırtma sebebi, cins bir kedi olması. Sokak hayvanlarını çevremizde görmeyi maalesef kanıksadık ama cins hayvanları sokakta görmek hala içimde kanayan bir yara!

Buna üzüldüm önce sonra da kedinin cinsini anlamaya çalıştım ama bu konuda pek de başarılı olduğum söylenemez. Birçokları gibi ben de işin içinden çıkamadım. Kedinin gözleri oval, kulakları uzun ve pembe, alt kısımlara doğru yuvarlak, kuyruğu uzun ve tüylü, vücudunda da değişik renkte tüyler var. Bunlar, kedinin Van kedisi olduğuna dair alametler...Ama aynı zamanda yüzü sivri, vücut yapısı ince yani biraz çelimsiz ve çok cana yakın, oyuncu bir kedi. Bunları göz önünde bulundurursak bu kedi Ankara kedisi :)
Yani biraz ordan, biraz burdan... Sizce bu kedi ne cins ola ki?

Aslında ne olursa olsun, sonuçta bir kedi o... Sabahları pencerenin altına gelip "miyiv...miyiv" diye, kendince "ben burdayım, hadi bana yemeğimi verin." demek isteyen sevimli bişey işte!
Hayatın bize bahşettikleri...

26.6.10

Biz bi yerde yanlış yaptık!

2 hafta önce aklıma düşen bir mevzuydu bu. Buraya bu kadar geç yazmamın sebebi de malum, staj yapıyor olmam! O, bir başka yazının konusu olsun...

Ben de öldüğümde arkamda birşeyler bırakmak istiyorum; hatırlanmak istiyorum... İnsanların çoğu gibi. Bu dünyaya geldim gidiyorum. Benim yaşadığıma dair bir iz kalsın diye düşündüğüm olmuştur çoğu zaman. Bunu başarabilen insanlarla dolu bir çevrede yetişiyoruz çünkü hepimiz. Sanatçılar yaptıkları eserlerle hatırlanıyorlar. Tarih derslerimiz var bi kere. Bütün ünlü liderleri öğreniyoruz, her yaptıklarıyla. Ve maalesef sadece güzel insanları hatırlamıyoruz. Sadece güzel günler yok, öğrendiklerimizin içinde. En ünlü seri katilleri hatırlıyoruz; en cani liderleri. Onlarla ilgili araştırmalar yapılıyor; kitaplar yazılıyor. "Bak yavrum, bir de böyleleri var; ne yazık ki biz bunlara da insan diyoruz!" dedirtecek sürüyle insanı tanıyıp biliyoruz. Artık kemikleri bile kalmamışken toprağın altında!

İşte en büyük yanlış burada başlıyor! Tarih boyunca, olan iyi, kötü herşeyin elbette gelecek nesillere aktarılması gerekir. Yaşanan her savaşın, her kıtlığın bilinmesi lazım. Ama Dünya'da kötülükten başka bir şeyde başarılı olamamış; insanlığın yüz karası olmuş bu insanları isimleriyle hatırlamak niye? Neden bu canilerin isimlerini tarih kitaplarında büyük puntolarla yazarak ölümsüzleştirdik? Yaşanan olaylar yazılarak zaten ölümsüzleştiriliyor, olması gerektiği gibi. Olan bu olayı gerçekleştiren kişi diyerek yetinemez miydik?

Gerçekten önemli olan neydi bizim için? Bu olayların gerçekleşmiş olması mı? Bu olayları kimin gerçekleştirdiği mi? Tamam kişilikleri, onları tahlil edip bu gibi insanların profilinin belirlenmesi için önemli ama benim karşısında olduğum şey, onların isimlerini ölümsüzleştirmemiz.

Kimbilir, belki bir çok şey daha farklı olabilirdi bunu başarabilseydik! Belki de bu tip insanlara bile hayran olabilecek kadar çaresiz olanlar, artık onlara hayran olmaz; onları taklit etmezlerdi.
Artık bunu öğrenebilmenin bir yolu yok. Bir çok şey gibi bunu da yanlış yaptık işte...

4.6.10

Hadi özlem giderelim!


İki final arası bi film izleyeyim de beynim açılsın diyorum. Neler varmış diye bakıp Unthinkable 'ı izlemeye niyetleniyorum. Başlıyorum izlemeye; ilk sahne bir kamera çekimi ile başlıyor. Adamın suratında binbir ifade. Belli ki çok duygulu! Ona bakarken birden ne hissettiğini ne düşündüğünü yüzüne bakarak çıkarmaya çalıştığımı farkediyorum. Lie to me den bana miras kalmış! Aklıma düşüyor; "noldu bu diziye yahu?!" diyorum. 2.sezon 10.bölümde kalmıştık en son.( Şöyle abuk subuk yerlerde ara veren dizilere de nası sinir oluyorum!)
Filmi durdurup hemen bi bakıyorum dizinin akıbetine ve sevindirici haberi alıyorum.
7 Haziran Pazartesi günü Lie to Me -Beat the devil isimli yeni bölümü ile sevenleriyle buluşuyor.
Ve biz de keyifle Tim Roth izlemeye devam ediyoruz...

15.5.10

Tembel Duası!

Tarih: 2 gün öncesi
Saat: Gece yarısını epeyce geçmiş

Dizlerimin üstünde yeni oyuncağım, kafamda yapılacak birden fazla projenin düşüncesi ve içimde bunun getirdiği sıkıntı, oturmuş her zaman olduğu gibi son ana bıraktığım işleri yetiştirme telaşına girmişim.
Puf un üzerindeki o güne ait gazete takılıyor gözüme. Kaç gündür gazete okumamışım ben! Oysa babamın her sabah aldığı gazeteyi okumak yemek yemek gibi bişey sayılır benim için.
Bununla birlikte, sonuca varamasam bile, uğraştığım işler yüzünden hiç avarelik edemediğimin farkına varıyorum. Takip ettiğim dizilerin ben izleyemeden son bölümüne bir yenisi eklenmiş. İndirdiğim filmler klasörde bekleyip durmuş. Sinemaya gitmeyeli de epey olmuş. Bloga yazmayalı... Yazılanları okumayalı...
Faydalı bişeyler yapmadığına üzülür insan elbette, zamanını verimli kullanamamaktan şikayet eder. Ama özlüyorsun böle kafan rahat vakit öldürmeyi!
Şu bela zamanlar bi geçsin diyorum. Bi geçsin de artık tembelliğin tadını çıkaralım. Vakti geldi de geçiyor...

17.4.10

Ayakkabı Bağlayıcılar!

Geçen gün yine reklam izliyorum televizyonda...ki en sevdiğim şeylerden biridir. Güzel bir reklam çıktığında kanal değiştirilirse olay çıkarırım!


Anadolu sigortanın ev hanımları için emeklilik reklamına rastladım. Hatırlıyorsunuzdur; iki çocuk kendi aralarında konuşuyorlar. Babaları tek mesleğin erbabı olmuşken annelerinin yaptıkları işleri saya saya bitiremiyorlar. Çok sevimli, çok içten bir reklam olmuş. Hepiniz o küçük kıza hak vermiştir. Annesi için saydığı işlerin pek çoğu onun için gerçekten çok mühim işlerdir, her biri birer meslektir bazılarını biz öyle görmesek de... Örneğin reklamın sonunda söylediği ayakkabı bağlayıcılığı.


Hepimiz belli bir yaşa kadar bu işi annemize babamıza yaptırır, yaş kemale erince kendimiz yaparız. Ama işin aslı öyle değil işte. Her babayiğidin harcı değil ayakkabı bağcıklarını bağlamak. Gerçekten meslek olası bi olay bu. Çünkü olmayınca olmuyor işte. Geldim şu yaşıma, hala daha bağcıklarım yerde geziyorum! İdareten bi bağlayıveriyorum evden çıkarken ama bütün gün kaç kere çözülüyor, sayısı belli değil! Gün içinde annemi yanımda taşıyamayacağıma göre (keşke olsa öyle bişi) ayakkabı bağlayıcı arkadaşlarımdan medet umuyorum.
Şanslıyım ki, bana gerçekten acıdığı için, şımarıklık tembellik diye düşünmeden, yüksünmeden, kusurumu yüzüme -pek- vurmadan ayakkabılarımı bağlayan çok sevgili birkaç arkadaşa sahibim. Arkadaşlığın, dostluğun yanında ayakkabı bağlayıcılarım onlar benim!
İyi ki varsınız...

28.3.10

O değil de...

                


O değil de, Ezgi Mola Türkiye'nin Marion Cotillard'ı gibi bence. Ya da Marion Cotillard Fransa'nın Ezgi Mola'sı...
Aynı sempatiklik, aynı içtenlik, aynı ışık... Az daha yüzleri gözleri de benzeyecekmiş!



22.3.10

Hayat Ne Tuhaf; Vapurlar Filan !


Yeni bir gün daha başlıyor. Tüm cemrelerin çoktan düştüğünü gösteren ılık bir hava; tatlı tatlı yüzümü yakan bir güneş ve çiçeklenen ağaçlar. Okula gitmeden Kadıköy'e uğramam lazım, film festivali için bilet alınacak. Salonda kalan 3,5 beter yerden arkadaş yanı koltuklar temin edilecek! Uzun zaman mı olmuş gündüz gözüyle Kadıköy'e gitmeyeli? Hafiften bir sızı içimde; elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeden yürürken!
Biletix' e bir güzel hizmet bedellerini bayılarak alıyorum biletleri.İşler tamamlanınca hemen beşiktaş vapuruna yetişmeli derse geç kalmamak için. 45 vapuruna yetişiyorum neyseki. Madem hava güzel, madem vapurdayım; dışarıda oturayım diyorum eskisi gibi! Vapur hareketlenince hafiften bir deniz kokusu geliyor burnuma; İstanbul'da da deniz pek kokmaz ya! Ve güneş vuruyor yüzüme, sıcaklığı içimi ısıtıyor. Kaldırıp kafamı kapıyorum gözlerimi. 25 dakikalığına da olsa doyuyorum günün tüm güzelliğine...
Ve şaşırıyorum; nasıl da böyle mutlu edebiliyor insanı bir güneş, bir deniz, bir bahar...
Gerçekten de şu hayat dedikleri epey bir tuhaf...

21.3.10

Mutlu Et Kendini...

Bizim mutlu olmamız için her daim çalışan, didinen eti browni sonunda intense'i buldu! Tamam o ıslak kek browni ler bizi bizden alıodu, reklamdaki özge özpirinçi gibi ağzımıza burnumuza bulayasımız geliyordu ama daha iyisi de oluyomuş ki...

Artık reklamları da dönmeye başladı kanallarda. Intense'i yerken Demet Evgar gibi durumdan hoşnut sesler çıkarma ihtimaliniz yüksektir! İlk tepki Ezel'deki Ali misali "noluo lan" denmesidir...ufacık tefecik görünür ama içindeki çikolata ilk etapta sizi boğabilecek kadar yoğun gelir. Tadımlık değil, kısa bi süre için de olsa doyumluktur. 

Her derde deva browni intense'i bulan üreten dağıtan herkesten Allah razı olsun; her yer çikolata dolsun...(Amin)

18.3.10

Xpand ' den Özür Dilerim!


Ben çok atıp tutmuştum daha önce xpand ile ilgili okuyan bilir. Yok başımı ağrıttı, yok güzel göstermedi. O da yalan oldu! Aslında baya baya iyiymiş bu Xpand de... My bloody Valentine filminde bana çektirdiği eziyet kat be kat keyif olarak Alice in Wonderland ile geri döndü. Meğerse gayet güzel bir görüntü ile hiç yormadan sıkmadan bir film keyfi yaşatabiliyormuş bana AFM.
Aynen bir önceki gibi Profilo Afm de izledim filmi. Bu sefer Doan ile birlikte (iyi oldu..çok da güzel oldu...). Yani aynı yerde,aynı salonda bir başka filmle aynı teknolojiyi tekrar tecrübe ettim,kıyasladım ve anladım ki önceki eziyetim tamamen o filmin b** yemesiymiş.


Film için zaten bişey demicem,altyazılı seçeneği ile 3D gösterilmemesi gibi bi eksiği hariç eğlenceliydi. Gerçi çok daha büyük beklentilerle bu filme gidildiğine eminim, o kadarını verememiş. Alice ile daha önceden haşır neşir olmayan bünyelere daha iyi geldiği söyleniyor!

Nihayetinde Tim Burton 3D film hayalini gerçekleştirdi, bize de keyfini sürmek kaldı...

O, Öyle Değil Aslında...

"herşey biter" diyorlar ya hani... Yalan o aslında! Yok öyle bişey...Herşey bitmiyor; biter diye başlamıyor. Biraz bencillik, biraz korkaklık oluyor bitenlere sebep. Basit sevgiler, biten sevgiler oluyor. Oysa ki sevmenin içinde yok böyle bişey...
Birinin hayatına dahil olabilmek, kendi hayatına dahil edebilmek. Paylaşmaktan, birleşmekten korkmadan.
Becerebildiğin sürece...Bunu istediğin sürece... Biten hiç bişey yok aslında... İster tek başına yaşa bunu, ister birlikte... Bitmeyen bu şeyin adına sevgi diyoruz işte...

28.2.10

Seyr-ü Sefa


Acayip bol, bereketli haftalara girdik. İyi, kötü ama her halükarda görülesi bir sürü film giriyor vizyona peş peşe...

Genelde bilgisayar başında bir linkten indirerek, dvd sini alarak veya hiç olmadı internetten online izliyoruz filmleri bir çoğumuz. Seviyoruz böylesini. İstediğimiz an başlayıp durdurabilme, yıllar yıllar önce çekilen filmleri durup dinlenip tekrar izleyebilme ve istediğimiz kadar rahat izleyebilme lüksünü ucuzundan güzel güzel yaşıyoruz. Ama arada bir ekonomiye biraz can vermekte de fayda var! Vizyona giren bunca yerli ve güzel film varken evde oturmamak gerek. Yaz oldu mu mumla arar oluyoruz bir haftada 2 den fazla filmin vizyona girdiği zamanları.

Eyvah, eyvah; Veda; Son istasyon; Romantik komedi; (sevenine) Recep ivedik.... Bir yandan da Nine; Invictus; The Wolfman; The Lovely bones.. Daha ne olsun! Hazır gnctrkcll' nin klasikleşen sinema kampanyası da yeniden başlamışken artık biraz da geniş perdeden film izleme keyfine varalım...
7.sanatı sosyalleşerek yaşayalım...


Marion Cotillard için Nine; Levent Kırca için Son İstasyon izlenilesi...

14.2.10

Zamanın Getirdikleri...

Sanırım başardım sonunda... Bulunduğum durumdan sıyrılıp kendime uzaktan bakmanın nasıl bişey olduğunu biliyorum artık... Türlü türlü hallerimi izliyorum, bir başkasıymış gibi...
Olacaklardan bihaber heyecanlanmasına üzülüyorum, bir otobüsün içinde...Giden birinin ardından bakakalışını görüyorum, bir trafik lambasının altında... Yakın bir arkadaşının yanında eskiye duyduğu özleme tanık oluyorum, küçük bir cafede otururken... Eften püften konulardan saçma sapan konuşmasını dinliyorum, ailesiyle birlikteyken...
Bütün olan bitene sadece seyirci kalabilmeme hayret etsem de, akışına bırakmanın aslında bu anlama geldiğini farkediyorum...

Her zaman güzel şeyler olacağını düşünmek gibi bir aptallıktan kurtuluyorum nihayet...

Before Sunrise...Before Sunset

İzlemeden önce deselerdi, tüm film boyunca sürekli konuşan insanları izlemenin zevkli bişey olacağını, pek ihtimal vermezdim. Ama öyleymiş! Fırsattan istifade iki filmi peşpeşe izledim. Derste hoca konuşurken daha 10 dakika geçtikten sonra ne anlattığından bihaber olan ben, tüm konuşmaları kaçırmadan takip ettim. Gülümsedim bazen anlattıklarına, bazen de beni anlatıyolar diye daha bi dikkat kesildim. Eğlendim kısaca kendi oluşturdukları bu macerada onları izlerken. Before Sunrise' ı daha çok beğendim tabi; muhabbetlerin hiç kopmadan doğal bir şekilde uzayıp gidebilmesi, aptal bir erkekle aşırı duygusal bir kızı buluşturması güzeldi...
İki filmi birlikte düşününce, başı sonu belli bir film bu da diğerleri gibi... Before sunset çekilmeseymiş, belki o belirsizlikle daha bi etkileyici kalabilirmiş ve Ethan Hawke bu filme hiç yakışmamış. Ama güzel bir seri nihayetinde, izlenmeli... 
Sunrise' ın sonunda, bulundukları mekanları tekrar göstermesi ise çok iyiydi...

25.1.10

Yapılası Şeyler!

YAZI.1


Bazı şeyler vardır; hayatın güzel taraflarını daha rahat görmenizi sağlar. Derin bir nefes aldırır, gülümsetir. Bulutların ardından yansıyan günışığı misali hayata biraz renk katmak, günü aydınlatmak için düzenli olarak yeterli dozda alınması gerekir. İşte once sountrack i de bu bilinçle tüketilmelidir. Hissederek, tadını çıkararak dinlenmelidir. Filmi de güzel, bu şarkıları bir hikayeye dayandırarak dinlemek daha bi zevkli, ama sadece şarkılar, bu yazıyı yazdıran. Durup dinlenip bol bol dinleyin derim...

YAZI.2


İşte Ellen Page, son filmi Whip It ile karşımızda. Roller Derby atleti Shauna Cross'un Derby Girl romanından uyarlanan ve Drew Barrymore'un yönetmenliğini yaptığı 2009 yapımı bir film Whip it. Ellen Page' in başrolde olması dışında nedir bu filmin özelliği? Öncelikle çok eğlenceli ve keyifli bir seyir sizi bekliyo bu filmde. Yalnızca hareketli değil, aynı zamanda yer yer kahkaha atabileceğiniz eğlencede bir filmden söz ediyorum. Ayrıca feminist bir yaklaşım olarak algılanmasın ama, günümüze dek gelen, bir amaç uğruna didinen ve savaşan, içindeki cevheri ortaya çıkaran erkek modeli gidiyor ve kahraman kızımız babe ruthless bliss geliyor! Yani bu filmde başroldeki kahramınımız ve onun yakın çevresi de dahil olmak üzere kızların hikayesini izliyoruz. Bu tarz filmlerde maalesef bunu pek göremediğim için, güzel örnekler var ama elbette-amelie ve juno gibi-, bu filme balıklama atlıyorum! Ve bu güzel filmin görülmesini tavsiye ediyorum...
Ayrıca Drew Barrymore & Ellen Page güzel bir kombinasyon olmuş...

20.1.10

Eski Dost, Düşman Olmaz...

Bu bir Paranormal Activity yazısıdır...



Kendimi bildiğim ilk zamanlardan itibaren en sevdiğim sinema türü olmuştur korku-gerilim. Sonra sonra gördük diğer türlerdeki filmler de güzel olurmuş, hatta en çok primi onlar alırmış ama işte bendeki bu sahiplik duygusu; hani asıl taraftarı olduğunuz 4 büyüklerden bir takım memleketinizin takımıyla maç yaparken yalnız o gün için takım değiştirirsiniz ya. Veya sorsalar hangi takımlısın diye, fenerbahçe bi de orduspor dersiniz ya işte korku filmleri de öyle yerleşmiş hayatıma.

Abime özenirdim hep, bi de onunla aşık atmaya çalışırdım boyuma bakmadan. Hiç korkmuyorum ben havalarında başlardım filme; sonra sonra sinerdim koltuğun içine doğru. Filmleri izledikten sonra, chucky kanepenin altından çıkacak; freddy tırnaklarını bir kulağımdan sokup öbüründen çıkaracak gibi gelirdi! Yanlış bir hevesti belki o yaşta ama Lorelai'ın kahve bağımlılığı gibi ben de bununla gurur duyuyorum nedense!

Güzel filmler olurdu star tv'nin parlament pazar gecesi sinemasında. Onu beklerdim dört gözle. Ama hep geç saatte verilirdi bu tür filmler, çocuklar hiç izleyemesin diye. Çoğu zaman da amacına ulaşırdı. Hep aynı sahne, gözlerimin önünde hala; geç saate kadar filmin başlamasını bekler veya ancak başını izleyebilir sonrasında annem tarafında yatağa sürüklenirdim. Yine de aklımda hep; chucky, freddy, michael myers, o ve adı hatırlanamayan nicesi...



Zaman geçtikçe o kadar da rahat izleyemez oldum ama. Kenardan köşeden fırlayan kedilerle zıplar, kan revan içindeki sahnelerden hazzetmez oldum.
Ama yine de iyi bir korku filmi izlemenin yerini hiç bişey tutamaz. Ve nihayet geçen gün bunu tecrübe edebildim uzun bir aradan sonra...
Ne zamandır bilgisayarımda duran ama görebileceklerimden dolayı bir türlü izlemeye heves edemediğim Paranormal Activity filmini Gökhan'ın; "sakın izleme, boşver" şeklindeki yorumunun hemen ardından izleyiverdim. Ne olur ne olmaz, kendimi boş yere harap etmeyeyim diye düşünerek gündüz vakti izledim hem de. İsabetli bir karar vermişim, zira gece yapacağı etki şu zamankinden daha katlı olurdu heralde ve bunu isteyecek normal insan sayısının yok denecek kadar az olduğuna eminim.


Her zaman olduğu gibi sonla ayrı düşsek de, türünün güzel bir örneği olarak amacına ulaşan bir yapım olmuş. İzlemesi ise son derece keyifli!-gerçek anlamda böyle gerildiğim en son the strangers vardı sanırım ama o da bunun 7'de 1'i kadar olmalı...
Etkisinin uzun süreceğini düşünerek insanlara yok yok izlemeseniz de olur desem de kısa sürede bu etkiden kurtulunabildiğini öğrenmiş oldum. -mirrors izledikten sonra aynalara bakmaktan ne kadar çekiniyorsanız, bu filmden sonra da karanlıktan ve kapılardan o kadar tırsabilirsiniz.- Ve artık daha mantıklı önerilerde bulunabilirim. Eğer, filmin film olduğunun farkında olurum, izler geçerim diyorsanız bu filmi kaçırmasanız iyi olur. Ama derseniz ki, ben ruhani olaylara gelemem etkisinde kalırım; o zaman boş yere filmi izleyip de kendinize işkence etmeyin derim.