26.10.11
Küçük Çilek Sokakta Kalmasın!
iyi günler..
Erek ÖZTÜRK
tel: 0555 505 76 27
6.9.11
İnsan İnsana Benzer
Daha önce de benzerlik tespitlerimiz olmuştu... Bu da onun gibi bişi.. Geçen gün nerden estiğini henüz hatırlayamıyorum, natalie portman'a bir göz attım da bizim özge özpirinçci aynen onun gibi geldi bana! Aynı masumiyet, aynı sevimlilik, biraz da alçakgönüllülük...Hollywood türevi ünlü simalarımız yok demeyelim...
8.5.11
Kanepenin Arkasında Ne Buldum ?!
30.1.11
Dişi Yakarış
Hayat, istemeden olup bitenlerden ibaret çoğu zaman...
Başka türlüsünü de isterdim aslında...
Bambaşka bir zamanda hepsini telafi ettiğimi düşünmek zorundayım! Böylesi daha güzel...
Aslında herşeyi yaşayabilecek olmak güzel, iyisiyle kötüsüyle... Kutunun içindeki kedi misali...
Ne kadar ilerlesem de her zaman biraz gerideyim... Geride kalan herşeyle biraz eksiğim...
Kendime yazdım bunları da... Bazen çokça konuşasım geliyor diye...
20.11.10
Bonsai öldü ama hayat devam ediyor!
Bundan 4 ay kadar önce bir bonsai girdi hayatıma! Sürpriz olmuştu benim için. Aradan zaman geçtikçe sürpriz olmaktan çıkıp anlam kazanmaya başladı. Hem bir bitki olmasına rağmen diğer canlılar gibi zamanla kendini sevdirmişti; hem de bir anlamı vardı: uzun bir hayatı simgeliyordu, bakılasıydı! Ben de öyle yaptım... Bildiğim kadarıyla baktım... Bonsai bakımı hakkında pek bir bilgim yoktu gerçi ama! Aldığımdan beri de onunla ilgili bir yazı yazayım demiştim ama bu güne dek kısmet olmamıştı.
Ordu'ya gitme vakti geldiğinde, peşim sıra götüremeyeceğim için İstanbul'da bıraktım onu. Abime emanet ettim, sıkı sıkı tembihledim, "Aman abicim, suyunu eksik etme!" Ordu'ya gittikten sonra her gün abimi arıyordum sırf su vermeyi unutmasın diye.
Dönüşte otobüsten iner inmez ilk iş bonsainin akıbetini sordum, başıma gelecekleri biliyormuş gibi! Ve korktuğum cevabı da aldım: " ben suyunu verdim ama..."
Bonsaim kuruyup ölmüştü... Abim önceleri hiç su vermemiş, kuruduktan sonra da suya boğmuştu bonsaiyi! Kahroldum tabiki... Ama giden geri gelmiyor. Gerçi çok denedim onu tekrar yeşertmeyi ama "bonsai bir kez kurudu mu bir daha yeşermez" diyenler haklıymış, olmadı!
Bu da böyle bir tecrübeydi, yaşandı bitti mi diyeceğim?! Elbetteki hayır... En kısa zamanda başka bir bonsaiyi himaye altına alacağım...
Belki birşeyleri sembolize ettiği için, belki de gerçekten çok sevdiğimden; kimbilir...
29.10.10
Bayar, sen ne mükemmel bişeysin!
Babies'i izlememin üzerinden epey bi zaman geçti. İlk kez facebook da fragmanına denk geldim; o zaman ki yorumum, gelsin de hemen izleyelimdi. İnternete düşmesi ile izledim filmi. İkinci kez Hatice ile izledim, hem yeniden izlemek istediğim için, hem de onu biraz neşelendirmek için... Filmi sırf Moğolistan'dan Bayar için izledim desem yeridir... Böyle şirin bir bebek olabilir mi? Gerçi tüm bebeklerin hayvanlarla olan sahneleri çok eğlenceliydi... Afrikalı Bebenin yaşadığı koşullar ile diğerleri arasındaki uçurumu gördükçe içiniz buruluyor ama böyle bir filmde bile hayatın gerçeklerinin yüzümüze vurulması güzel olmuş...
1 saat 20 dakika boyunca eğlenceli vakit geçirmek isteyenler mutlaka izlemeli diyorum... Film bitti diye sakın kapatmayın; kayan yazıları da sonuna kadar izleyin, Bebişlerin büyümüş hallerini de görmüş olursunuz...İyi Seyirler...
trailer1
trailer2
Hayat Gailesi!
Bu zincirin artık kırılması gerekiyordu! Bişiler yazarsam gerisi gelecek diyorum ve hemen başlıyorum...
Ya ben yapıcam, ya benim için biri yapacak ama şu wall-e yi istiyorum...yanımda istiyorum onu! Arada sırada ses çıkarsın...cd lerimi, dvd lerimi okusun...usb girişleri olsun... başımın üstünde yeri var!
http://acidcow.com/pics/2059-russian-wall-e-case-mod-110-pics.html
27.8.10
Genetik Diye Bişey Var!
Yine bir film yazısı...
Ramazan ayında geceyarısından sahura kadar olan vakti film izleyerek geçirmenin tadını çıkarıyorum şu aralar! Filmsiz geçen, bana göre uzun, bir süreden sonra her güne 2 film sıkıştırarak bu açığı kapatmaya başladım. Bunda 1 haftaya kadar tamamlamam gereken ve henüz hiç başlayamadığım staj defterinin de büyük bir yeri vardır elbette. Malum, işin gücün çok olduğu vakitler işten en çok kaçılan vakitler oluyor bende.
19.8.10
Ordu'daysam sebebi var!
Zaman zaman depresif bir ruh haline bürünürüm ben. Öyle ergenliğin getirdiği ruhsal bunalımlardan, hayattan bıkmaktan, yaptıklarından zevk alamamaktan bahsetmiyorum. Baya baya hayatın anlamının tamamen yok olduğunu düşündüğüm günler olur. Bu düşünce bazen kısa süreli bir depresyonla bazen de sonu belirsiz bir panik atak dönemiyle kendini iyiden iyiye belli eder. Bu tip durumlarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda akıllı insanlarında gayet rahat delirebileceğine kanaat getiriyorum. Delirmek de gayet akıllı adam işiymiş!
Ordu ne güzel ama. Geçen sene burada geçirdiğim sürenin uzunluğu nedeniyle bi daha da gelmem diyordum ama özlemişim! İstanbul'un o yapış yapış nefes aldırmayan havasından sonra buranın püfür püfür havası çok iyi geldi. Gerçi çarptı biraz, arada başım arıyo bol oksijen sebebiyle ama olsun, zihnim açılır!
Neymiş efendim, İnsan kendini bilecekmiş...
Böyle eften püften sorunlarla kafa bulandırmaya, can sıkmaya gerek yokmuş. Tebdili mekanda ferahlık varmış.
Acele tarafından pesimistlikten polyannacılığa geçiş yapılabilirmiş.
Kapımda köpeğimle kedim onlarla oynamamı beklermiş!
10.7.10
Tanrı Misafiri!
Geçen günlerde kapımıza bir kedi dayandı. Sitede oturmama rağmen kapının önünden eksilmeyen kedi, köpeğe alışkınım aslında. Hayvan seven biri olduğumdan çok da şanslı olduğumu düşünüyorum hatta! Akşam stajdan eve dönerken parktan koşa koşa yanıma gelen şımarık'ın bacaklarıma yapışarak benden yemek ve sevgi beklemesi; her sabah durağa kadar elver (evet pati veriyo, oyüzden adı bu!) ile birlikte bana eşlik etmeleri apayrı bir keyif benim için.
Buna üzüldüm önce sonra da kedinin cinsini anlamaya çalıştım ama bu konuda pek de başarılı olduğum söylenemez. Birçokları gibi ben de işin içinden çıkamadım. Kedinin gözleri oval, kulakları uzun ve pembe, alt kısımlara doğru yuvarlak, kuyruğu uzun ve tüylü, vücudunda da değişik renkte tüyler var. Bunlar, kedinin Van kedisi olduğuna dair alametler...Ama aynı zamanda yüzü sivri, vücut yapısı ince yani biraz çelimsiz ve çok cana yakın, oyuncu bir kedi. Bunları göz önünde bulundurursak bu kedi Ankara kedisi :)
Yani biraz ordan, biraz burdan... Sizce bu kedi ne cins ola ki?
Aslında ne olursa olsun, sonuçta bir kedi o... Sabahları pencerenin altına gelip "miyiv...miyiv" diye, kendince "ben burdayım, hadi bana yemeğimi verin." demek isteyen sevimli bişey işte!
Hayatın bize bahşettikleri...
26.6.10
Biz bi yerde yanlış yaptık!
2 hafta önce aklıma düşen bir mevzuydu bu. Buraya bu kadar geç yazmamın sebebi de malum, staj yapıyor olmam! O, bir başka yazının konusu olsun...
İşte en büyük yanlış burada başlıyor! Tarih boyunca, olan iyi, kötü herşeyin elbette gelecek nesillere aktarılması gerekir. Yaşanan her savaşın, her kıtlığın bilinmesi lazım. Ama Dünya'da kötülükten başka bir şeyde başarılı olamamış; insanlığın yüz karası olmuş bu insanları isimleriyle hatırlamak niye? Neden bu canilerin isimlerini tarih kitaplarında büyük puntolarla yazarak ölümsüzleştirdik? Yaşanan olaylar yazılarak zaten ölümsüzleştiriliyor, olması gerektiği gibi. Olan bu olayı gerçekleştiren kişi diyerek yetinemez miydik?
Gerçekten önemli olan neydi bizim için? Bu olayların gerçekleşmiş olması mı? Bu olayları kimin gerçekleştirdiği mi? Tamam kişilikleri, onları tahlil edip bu gibi insanların profilinin belirlenmesi için önemli ama benim karşısında olduğum şey, onların isimlerini ölümsüzleştirmemiz.
Kimbilir, belki bir çok şey daha farklı olabilirdi bunu başarabilseydik! Belki de bu tip insanlara bile hayran olabilecek kadar çaresiz olanlar, artık onlara hayran olmaz; onları taklit etmezlerdi.
Artık bunu öğrenebilmenin bir yolu yok. Bir çok şey gibi bunu da yanlış yaptık işte...
4.6.10
Hadi özlem giderelim!
Filmi durdurup hemen bi bakıyorum dizinin akıbetine ve sevindirici haberi alıyorum.
7 Haziran Pazartesi günü Lie to Me -Beat the devil isimli yeni bölümü ile sevenleriyle buluşuyor.
Ve biz de keyifle Tim Roth izlemeye devam ediyoruz...
15.5.10
Tembel Duası!
Saat: Gece yarısını epeyce geçmiş
Dizlerimin üstünde yeni oyuncağım, kafamda yapılacak birden fazla projenin düşüncesi ve içimde bunun getirdiği sıkıntı, oturmuş her zaman olduğu gibi son ana bıraktığım işleri yetiştirme telaşına girmişim.
Puf un üzerindeki o güne ait gazete takılıyor gözüme. Kaç gündür gazete okumamışım ben! Oysa babamın her sabah aldığı gazeteyi okumak yemek yemek gibi bişey sayılır benim için.
Bununla birlikte, sonuca varamasam bile, uğraştığım işler yüzünden hiç avarelik edemediğimin farkına varıyorum. Takip ettiğim dizilerin ben izleyemeden son bölümüne bir yenisi eklenmiş. İndirdiğim filmler klasörde bekleyip durmuş. Sinemaya gitmeyeli de epey olmuş. Bloga yazmayalı... Yazılanları okumayalı...
Faydalı bişeyler yapmadığına üzülür insan elbette, zamanını verimli kullanamamaktan şikayet eder. Ama özlüyorsun böle kafan rahat vakit öldürmeyi!
Şu bela zamanlar bi geçsin diyorum. Bi geçsin de artık tembelliğin tadını çıkaralım. Vakti geldi de geçiyor...
17.4.10
Ayakkabı Bağlayıcılar!
Geçen gün yine reklam izliyorum televizyonda...ki en sevdiğim şeylerden biridir. Güzel bir reklam çıktığında kanal değiştirilirse olay çıkarırım!
Anadolu sigortanın ev hanımları için emeklilik reklamına rastladım. Hatırlıyorsunuzdur; iki çocuk kendi aralarında konuşuyorlar. Babaları tek mesleğin erbabı olmuşken annelerinin yaptıkları işleri saya saya bitiremiyorlar. Çok sevimli, çok içten bir reklam olmuş. Hepiniz o küçük kıza hak vermiştir. Annesi için saydığı işlerin pek çoğu onun için gerçekten çok mühim işlerdir, her biri birer meslektir bazılarını biz öyle görmesek de... Örneğin reklamın sonunda söylediği ayakkabı bağlayıcılığı.
Hepimiz belli bir yaşa kadar bu işi annemize babamıza yaptırır, yaş kemale erince kendimiz yaparız. Ama işin aslı öyle değil işte. Her babayiğidin harcı değil ayakkabı bağcıklarını bağlamak. Gerçekten meslek olası bi olay bu. Çünkü olmayınca olmuyor işte. Geldim şu yaşıma, hala daha bağcıklarım yerde geziyorum! İdareten bi bağlayıveriyorum evden çıkarken ama bütün gün kaç kere çözülüyor, sayısı belli değil! Gün içinde annemi yanımda taşıyamayacağıma göre (keşke olsa öyle bişi) ayakkabı bağlayıcı arkadaşlarımdan medet umuyorum.
Şanslıyım ki, bana gerçekten acıdığı için, şımarıklık tembellik diye düşünmeden, yüksünmeden, kusurumu yüzüme -pek- vurmadan ayakkabılarımı bağlayan çok sevgili birkaç arkadaşa sahibim. Arkadaşlığın, dostluğun yanında ayakkabı bağlayıcılarım onlar benim!
İyi ki varsınız...
28.3.10
O değil de...
Aynı sempatiklik, aynı içtenlik, aynı ışık... Az daha yüzleri gözleri de benzeyecekmiş!
22.3.10
Hayat Ne Tuhaf; Vapurlar Filan !
Biletix' e bir güzel hizmet bedellerini bayılarak alıyorum biletleri.İşler tamamlanınca hemen beşiktaş vapuruna yetişmeli derse geç kalmamak için. 45 vapuruna yetişiyorum neyseki. Madem hava güzel, madem vapurdayım; dışarıda oturayım diyorum eskisi gibi! Vapur hareketlenince hafiften bir deniz kokusu geliyor burnuma; İstanbul'da da deniz pek kokmaz ya! Ve güneş vuruyor yüzüme, sıcaklığı içimi ısıtıyor. Kaldırıp kafamı kapıyorum gözlerimi. 25 dakikalığına da olsa doyuyorum günün tüm güzelliğine...
Ve şaşırıyorum; nasıl da böyle mutlu edebiliyor insanı bir güneş, bir deniz, bir bahar...
21.3.10
Mutlu Et Kendini...
Her derde deva browni intense'i bulan üreten dağıtan herkesten Allah razı olsun; her yer çikolata dolsun...(Amin)
18.3.10
Xpand ' den Özür Dilerim!
O, Öyle Değil Aslında...
"herşey biter" diyorlar ya hani... Yalan o aslında! Yok öyle bişey...Herşey bitmiyor; biter diye başlamıyor. Biraz bencillik, biraz korkaklık oluyor bitenlere sebep. Basit sevgiler, biten sevgiler oluyor. Oysa ki sevmenin içinde yok böyle bişey...
Birinin hayatına dahil olabilmek, kendi hayatına dahil edebilmek. Paylaşmaktan, birleşmekten korkmadan.
Becerebildiğin sürece...Bunu istediğin sürece... Biten hiç bişey yok aslında... İster tek başına yaşa bunu, ister birlikte... Bitmeyen bu şeyin adına sevgi diyoruz işte...
28.2.10
Seyr-ü Sefa
Genelde bilgisayar başında bir linkten indirerek, dvd sini alarak veya hiç olmadı internetten online izliyoruz filmleri bir çoğumuz. Seviyoruz böylesini. İstediğimiz an başlayıp durdurabilme, yıllar yıllar önce çekilen filmleri durup dinlenip tekrar izleyebilme ve istediğimiz kadar rahat izleyebilme lüksünü ucuzundan güzel güzel yaşıyoruz. Ama arada bir ekonomiye biraz can vermekte de fayda var! Vizyona giren bunca yerli ve güzel film varken evde oturmamak gerek. Yaz oldu mu mumla arar oluyoruz bir haftada 2 den fazla filmin vizyona girdiği zamanları.
Eyvah, eyvah; Veda; Son istasyon; Romantik komedi; (sevenine) Recep ivedik.... Bir yandan da Nine; Invictus; The Wolfman; The Lovely bones.. Daha ne olsun! Hazır gnctrkcll' nin klasikleşen sinema kampanyası da yeniden başlamışken artık biraz da geniş perdeden film izleme keyfine varalım...
7.sanatı sosyalleşerek yaşayalım...
Marion Cotillard için Nine; Levent Kırca için Son İstasyon izlenilesi...
14.2.10
Zamanın Getirdikleri...
Olacaklardan bihaber heyecanlanmasına üzülüyorum, bir otobüsün içinde...Giden birinin ardından bakakalışını görüyorum, bir trafik lambasının altında... Yakın bir arkadaşının yanında eskiye duyduğu özleme tanık oluyorum, küçük bir cafede otururken... Eften püften konulardan saçma sapan konuşmasını dinliyorum, ailesiyle birlikteyken...
Bütün olan bitene sadece seyirci kalabilmeme hayret etsem de, akışına bırakmanın aslında bu anlama geldiğini farkediyorum...
Her zaman güzel şeyler olacağını düşünmek gibi bir aptallıktan kurtuluyorum nihayet...
Before Sunrise...Before Sunset
İki filmi birlikte düşününce, başı sonu belli bir film bu da diğerleri gibi... Before sunset çekilmeseymiş, belki o belirsizlikle daha bi etkileyici kalabilirmiş ve Ethan Hawke bu filme hiç yakışmamış. Ama güzel bir seri nihayetinde, izlenmeli...
25.1.10
Yapılası Şeyler!
YAZI.1
Bazı şeyler vardır; hayatın güzel taraflarını daha rahat görmenizi sağlar. Derin bir nefes aldırır, gülümsetir. Bulutların ardından yansıyan günışığı misali hayata biraz renk katmak, günü aydınlatmak için düzenli olarak yeterli dozda alınması gerekir. İşte once sountrack i de bu bilinçle tüketilmelidir. Hissederek, tadını çıkararak dinlenmelidir. Filmi de güzel, bu şarkıları bir hikayeye dayandırarak dinlemek daha bi zevkli, ama sadece şarkılar, bu yazıyı yazdıran. Durup dinlenip bol bol dinleyin derim...
YAZI.2
İşte Ellen Page, son filmi Whip It ile karşımızda. Roller Derby atleti Shauna Cross'un Derby Girl romanından uyarlanan ve Drew Barrymore'un yönetmenliğini yaptığı 2009 yapımı bir film Whip it. Ellen Page' in başrolde olması dışında nedir bu filmin özelliği? Öncelikle çok eğlenceli ve keyifli bir seyir sizi bekliyo bu filmde. Yalnızca hareketli değil, aynı zamanda yer yer kahkaha atabileceğiniz eğlencede bir filmden söz ediyorum. Ayrıca feminist bir yaklaşım olarak algılanmasın ama, günümüze dek gelen, bir amaç uğruna didinen ve savaşan, içindeki cevheri ortaya çıkaran erkek modeli gidiyor ve kahraman kızımız babe ruthless bliss geliyor! Yani bu filmde başroldeki kahramınımız ve onun yakın çevresi de dahil olmak üzere kızların hikayesini izliyoruz. Bu tarz filmlerde maalesef bunu pek göremediğim için, güzel örnekler var ama elbette-amelie ve juno gibi-, bu filme balıklama atlıyorum! Ve bu güzel filmin görülmesini tavsiye ediyorum...
Ayrıca Drew Barrymore & Ellen Page güzel bir kombinasyon olmuş...
20.1.10
Eski Dost, Düşman Olmaz...
Bu bir Paranormal Activity yazısıdır...
Zaman geçtikçe o kadar da rahat izleyemez oldum ama. Kenardan köşeden fırlayan kedilerle zıplar, kan revan içindeki sahnelerden hazzetmez oldum.
Ne zamandır bilgisayarımda duran ama görebileceklerimden dolayı bir türlü izlemeye heves edemediğim Paranormal Activity filmini Gökhan'ın; "sakın izleme, boşver" şeklindeki yorumunun hemen ardından izleyiverdim. Ne olur ne olmaz, kendimi boş yere harap etmeyeyim diye düşünerek gündüz vakti izledim hem de. İsabetli bir karar vermişim, zira gece yapacağı etki şu zamankinden daha katlı olurdu heralde ve bunu isteyecek normal insan sayısının yok denecek kadar az olduğuna eminim.
Her zaman olduğu gibi sonla ayrı düşsek de, türünün güzel bir örneği olarak amacına ulaşan bir yapım olmuş. İzlemesi ise son derece keyifli!-gerçek anlamda böyle gerildiğim en son the strangers vardı sanırım ama o da bunun 7'de 1'i kadar olmalı...
Etkisinin uzun süreceğini düşünerek insanlara yok yok izlemeseniz de olur desem de kısa sürede bu etkiden kurtulunabildiğini öğrenmiş oldum. -mirrors izledikten sonra aynalara bakmaktan ne kadar çekiniyorsanız, bu filmden sonra da karanlıktan ve kapılardan o kadar tırsabilirsiniz.- Ve artık daha mantıklı önerilerde bulunabilirim. Eğer, filmin film olduğunun farkında olurum, izler geçerim diyorsanız bu filmi kaçırmasanız iyi olur. Ama derseniz ki, ben ruhani olaylara gelemem etkisinde kalırım; o zaman boş yere filmi izleyip de kendinize işkence etmeyin derim.
9.1.10
Allah'ın Emri...AVATAR Yazısı !
Hala izlemediyseniz bu filmi, imax ile, izlemelisiniz... İyi seyirler...




































.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)







