22.2.09

3D korku filmi izlemek

Duyunca işte mutlaka gitmeliyim dediğim bir filmdi 3D korku filmi...Önce scar (iz) geldi, "gitmeyin hiç güzel değil,güzeli gelecek" dediler. Peki dedik,bekledik. Ve sonra My Bloody Valentine geldi. Quentin Tarantino'nun "tüm zamanların en iyi kanlı filmi" dediği 1981 yapımı filmin yeniden çevrimi. Günlerden 14şubattı ve ortalıktaki yapış yapış kalplerden, güllerden, aşk kırmızısından bezen bizler için bir alternatif gelmişti; Kan Kırmızısı! Film vizyona 13şubatta girdi ama olsun, ufak bi ayrıntı bu!


Filmi profilo da izledim, zaten sadece cinebonuslar ve gnctrkcll liler için geçerli sinemaların bazısında 3D gösterim vardı. Konu itibariyle pek de güzel değildi, yavan korku filmlerinden birini daha izledik. Sadece sonunun High Tension vari oluşu; insanları biraz meraklandırması, hatta bazılarının kafasını karıştırması bakımından güzeldi. Bir filmin içine psikoloji girdi mi farklı bir güzelliği oluyo!

Yani filmden tabiki pek te yüksek bir beklentim yoktu, amaç bir korku filmi keyfini 3Dyle taçlandırmak. O ani gerilimler hoş iyi güzel ama bir yandan da mahvoldum izlerken. Bi ara "bu izlediğim son film olabilir tadını çıkarayım nasıl olsa bundan sonra kör olacam" diye bile düşündüm az biraz! Yani altyazı uyumu iyiydi ama film acayip göz ağrısına dolayısıyla kafada da tekme yemiş gibi bi ağrı, uyuşukluğa sebep oluyo maalesef; umarım bu bir tek profilo için geçerlidir. Salon da o kadar ahım şahım değildi zaten, şansınızı başka yerde deneyin illa gidecekseniz. O kadar kaliteli birşey de beklemeyin, hayal kırıklığı yaşamayın.
Ama bir 3D filme gittikten sonra illaki diğer izlediklerimiz de böyle olsun diye düşünmemek elde değil.

20.2.09

Slumdog Vs. Benjamin

81. oscar ödüllerinin dağıtılmasına sayılı günler kala (22şubat) bir değerlendirme vakti geldi.
İki filmi de art arda izlediğim için öncelikle acayip bir doygunluk hissim var; hatta karıştı biraz ortalık. Çünkü iki filmde kendini, izledikten sonra hissettirebilecek türden filmlerdi ucundan kıyısından bile olsa. Vardır belki sizde de öyle hisler; bir film izlersiniz, bir kitap okursunuz. Sonra bir bakarsınız, bir an onu düşünüyorsunuz hala izliyor/okuyor gibi. Ya da bir dizi gibi hissettirir kendini, uzun bir süredir sürekli hayatınızın içine girmiş gibi. İşte benim için böyle, sizin için de böyle tatlar olsa hoş olurdu!


---DİKKAT SPOİLER İÇEREBİLİR (evet hiç dikkat etmicem buna)----

Gelelim filmlere; akademinin bize daha değişik bir süprizi yoksa bu iki filmden biri oscarı alacak diye düşünüyorum, gerçi bollywood sayılabilecek slumdog millionaire başlı başına bir süpriz (marian gibi)! İki filmi de en azından adaylar göz önüne alınırsa beğendim tabi, farklı farklı yerlerde.



The Curious case of Benjamin Button iyi senaryolu ve iyi oyunculu-karakterlerini başarıyla yansıtan- bir film olmuş, tabi öykü bu kadar ilginç olunca filmi izlemek de ayrı bir keyif oluyor. Slumdog Millionaire ise oyunculuklar konusunda o kadar tatmin edici olmasa da gerçekten filmin yönetmeni David Boyle 'u kutlamak gerekiyor. Özellikle; Latika ile Jamal 'ın buluştuğu son sahnede Jamal'ın kesilen yanağa kondurduğu öpücükle olanların geriye sarıldığını gösteren o sahne....İşte bizi kalbimizden vuracak sahne bu! Bir öpücükle o yara izinin kaybolması! Ve tabi, filmin sonunda sorularla bağlantılı olayların tek tek gösterilmesi... İlk başta Jamal için "yahu bu ne de boş bakıyo" denebilse de hayat tüm tekmeleri ıskalamadan giydirmiş arkadaşa olsun o kadar. Ufak da olsa bi ülke sorunundan bahsetmesini yadsımamak gerek. Ve çocukların (özellikle çocuk jamal'ın) oyunculukları gerçekten güzeldi.


Sonuç olarak, çoğu insan için slumdog hollywood tarzı bollywood luğuyla, klasik mutlu sonu,ve vasat (diyen var) oyunculuklarıyla hayalkırıklığı olabilir ama ben isterim ödüle doyamayan bu film oscar ı da götürsün Hindistan lara. Haketmiyo da sayılmaz...

Şu Çocukluk Dedikleri...

Bir zamanlar kurulu bir saat gibiydik sabahın köründe kalkmak için, şimdi kafamızı yastıktan kaldırmaya korkan biz. Neydi o küçücük halimizle o acelemiz. Ne işe gidiyorduk, ne okula. Ne yapılacak işler vardı önümüzde, ne de bekleyen projeler. Deli miydik peki?




Bu da bir nevi çılgınlık sayılabilir tabi; çizgifilm çılgınlığı... Tv ye en yakın koltuğa kurulurduk yarı kapalı gözlerimizle, ozamanlar koltuğa yatarak uyuyabilecek boyutlardaydık bi de. Oynamak için sokağa çık-a-madığımız, legoları barbieleri salona dökemediğimiz vakitlerde tek ve süper eğlencemizdi. Şimdiki gibi sırf çizgifilm yayınlayan kanallar yoktu belki ama olsun, en süper çizgifilmler bizim zamanlardaydı! Ne bulursak izlerdik aslında, şimdiki futbol meraklılarının her spor programını takip etmesi gibi. Tom ve Jerry, Buggs Bunny, Road Runner( kısaca looney tunes demeli), Taş devri, Jetgiller, pokemon ve hatta kız halimizle tsubasa bile...(ama asla teletubbies olmadı, olmasın...)


Ama bazıları var ki, kalbimizde yeri başka oluyo. Küçüklüğünün bir parçası bir hatıra gibi, anımsanınca garip bir tebessüme neden oluyo çoğu zaman! işte onlar; Sailormoon, Georgie ve Şeker kız Candy. Biraz gariptiler belki(özellikle georgie) türlü entrikaları vardı aklımızın alamayacağı- ozaman için- ama her gün onları beklemek kimi zaman sabahın köründe kimi zaman okul çıkışlarında ve jenerik müziğini duyduğumuz an ki mutluluk; işte basit saf ve gerçek mutluluk...


Şimdiyse herşey daha farklı, herkes farkında... Kısıtlı imkanlı çocukluğumuz iç geçirerek hatırlanan nostaljik zamanlara dönüşmekte hızla. Kuzenimin 9yaşındaki çocuğu sabah 8 de uyandırıyor beni : "Ben uyandımmmmm; yarım saat sonra bilgisayarı açarım, 2 saat oynarım, 1saat sonra tekrar açarım bi 2 saat daha oynarım, 1saat sonra tekrar acarım..............olur mu?"

9.2.09

The Venus Project Ben'im; Hayır Ben'im!












*Hayalgücü resmedilemese de...


"The venus project" nedir, ne değildir; aslında amacım bundan bahsetmek değil! Yine de söyleyeceklerimle ilintili madem; The venus Project temelinde, teee Lidyalı insanların uydurduğu para denen illetten tamamıyla kurtulmak üzerine. Parayı hayatımızdan çıkartınca ne ticaret ne çalışmak ne sosyal sınıf ne suç ne savaş kalıyor. Bununla birlikte enerji için kullanılan tüm kaynaklar doğadan üretiliyor ve milliyet, din, dil, ırk gibi bizi gruplaştıran kavramlar geri planda tutularak hayatımız bir bilim kurgu filmine dönüştürülüyor. Örnek vericem ama yeterli gördüğüm bir örnek yok, yani öyle Will Smith in "I,robot" u veya Sylvester Stallone nin "Demolition man"i olamaz buna örnek. Burada bahsedilen daha uçuk bir şey; belki de filmi yapılamayacak kadar uçuk; peki yaşanmayacak kadar mı?
Ben bu projeden Zeitgeist: Addendum filmiyle haberdar oldum; en kısa zamanda Zeitgeist:the movie yi de izleyeceğim ve -hayali-izlenmesi gerekli filmler listesinde üst sıralara not düşüyorum bu filmleri. Din konusunda ayrı noktalarda olsak da genel itibariyle kanayan bir yaraya parmak basıyor ve düşünülmesi gerekenleri hatırlatıyor; unutturmaya çalışanlara inat!
Filmden sonra haliyle biraz bakındım, ayrıntılarıyla herşeyi incelediğim söylenemez ama yeterlidir bu kadarıda. Her fikirde olduğu gibi destekleyenler de var yerin dibine sokanlar da. Ne yalan söyliim beni etkiledi ilk duyduğumda. Beni etkileyen şey aslında bu proje değildi; insanların bu tip bir yaşamı düşünebilmeleriydi. İmkansızlıklar yerine imkan dahilinde olanların ilk etapta düşünülmesi gerekir aslında. Buna benzer bir düzen içinde olursak, örneğin suç işlemede büyük ihtimalle para tek sebep değildir, ama paranın hiç bir şekilde hayatında rol oynamadığı bir ailede doğup büyüyen, kendini geliştirmek veya istediklerini yapabilmek için önünde engeller olmayan birinin suç işleme olasılığı ne olabilir? Veya filmde de bahsedildiği gibi sırf meslek edinebilmek için görülen bunca yıllık eğitim yerine amaç sadece bişeyler öğrenebilmek olsa ve mecbur olunan işin yapılması yerine iş yapma zorunluluğu olmayan insanlar sadece ilgi duydukları, araştırmayı düşündükleri konularla ilgilenebilse... Çok fantastik değil mi? bunları yaşamadığımız için; ama olmamasını gerektiren şey nedir bu Dünya yı insanoğlu yönetirken. Tabi bir de somut bir şekilde gözümüzün önünde olanlar var; Dünya'nın efendileri efendiliklerini sürdürsünler diye sömürülen bir dünya... Belki yapılabileceklerden çok uzaktayız; ama madem elimizden bu kadarı geliyor, şimdilik düşünmek bile yeter...
Ne filmi bu ya diyenlere; zeitgeist
Ne Projesi bu ya diyenlere; The Venus Project

5.2.09

Ana gibi yâr...olmaz!


Saat olmuş 23:30. Yani insanlığın geneli itibariyle gece vakti gelmiş. Ben klavyeyle yine bir dövüş halindeyim; patır patır geçiriyorum her bir harfine. Sonra annem geliyor;elinde bir dondurma kubu. Ve ne göreyim; içinde cevizli çilekli pembemsi bişey. "Aaaa bu ne?" diyorum. "dondurma; ama yavaş yavaş ye." diyor bana. Dondurmadan sonraki kısmı bir kaç kere tekrarlıyor tabi odadan çıkana kadar! Dünya'nın en sevilesi kadını elcağızlarıyla dondurma yapmış, hem de Şubattayız yaa! Tabi bildiğimiz dondurma kalıbının dışına çıkmış biraz ama olsun az ve öz, mis gibi... Eline Sağlık Güzel Annemin...

Bu arada annem kesin müneccim, artık buna eminim;yoksa nerden bilecek benim bugün arkadaşın evinde bir dondurma resmi görüp te "ahh bee,yaz gelse de dondurma yesek." dediğimi! :Süper Annem...

İnsanlık Hâli


DARİA;
"Ben benim diye... Ya da sen sensin diye... Saksıdaki tohum bu yüzden.
Biz onu zamanla suladık. Şimdi açan çiçek, kimin canını yakmaz ki?"

Duygusal olmayan insan olamaz. İnsan olan duygulanmadan yaşayamaz. Her saniyede, bir duygunun peşi sıra sürükleniverirsiniz. En ufak bir can sıkıntısı bile -booom!- duyguların bir patlamasıdır çoğu zaman. Kalbinizi söküp atamayacağınıza göre-çoğu zaman bunu dilememize rağmen- bu duygular yön verir size. Sizi siz yapar. Her duygunun adı sözlükte aynıdır ama yaşadıkça her biri başka birşeye dönüşüverir.
Kimi zaman saklarsınız bu duyguları en kuytu köşelerde; birileri görecek diye ödünüz kopar kenarını köşesini. Kimi zaman da istersiniz ki dibine kadar yaşayalım; sözlerinizden, gözlerinizden, yüreğinizden fışkırsınlar istersiniz. Bazen de dayanamazsınız, birileriyle paylaşıverirsiniz onları... O azıcık şundan koysun, bak bende de bu varmış diye diye dökersiniz ortaya içinizdekileri. Aşk deriz bunun adına; herkese göre değişir tarifi belki. Ama ortak olan birşey vardır; iki kişinin biriktirdiklerini kavuşturmasıdır aşk... Bazen ikisinin de sevgisidir birleşen, bazen birinin sevgisiyle diğerinin nefreti buluşuverir; belki de umursamazlığı. Artık ne bir sevgidir elde kalan, ne de bir nefret; Aşktır artık sadece...
Bir canlıdır aşk, yaşar içinizde. Duygulardır besini, Kalptir malikanesi, ve sevdiğinizdir oyun bahçesi. Gün be gün bakarsınız ona, sonra bir gün gelir ölüverir. "Her canlı ölümü tadacaktır.-Koskoca Zincirlikuyu mezarlığına yalan söz yazılmaz."
Her bitiş bir hayalkırıklığıdır. Ve siz de kırılan hayallerinizle kalakalırsınız biten bir aşkın ardından. Demem o ki; Sizi yaralayan şey değildir arkasını dönüp giden bir sevgili. Asıl yaralayan şey sonunu göremediğiniz bir sürü yaşanmışlık ve geride kalan anılardır. Her biri bu ayrılık için özenle sivriltilmiş milyonlarca ufak tefek anı kovalar sizi bir süre. Yavaş yavaş toparlarsınız onları en nihayetinde, koyarsınız bir kılıfa; sonra içine yaralı yüreğinizi sıkıştırırsınız ve karanlık bir köşeye atarsınız. Derin bir "ooooohhh" çekersiniz peşinden; aşkın yükü indi mi omuzdan kuş misali bir hafiflik yerleşir yerine.
Zaman akmaya devam ederken biri kulağınıza fısıldar sonra: "Her bitiş bir başlangıçtır aslında." diye. "Yahu işi yok mu bunların,her cümleleri özlü söz kıvamında." diye söylenirsiniz önce.
Sonra bir flaş patlar beyninizde; veeee hop! Aşkın, bilmem hangi hali, başlar yine en baştan.
Eeee,insanlık hâli ne de olsa...

HEY.1: Yazdıklarıyla, bu yazıya yön veren Daria'ya teşekkürler...
HEY.2: Fotoğraf Deviantart tan...

Bunlardan İstiyorum!

Geçenlerde farkına vardığım bir alışveriş sitesi. Eğer arkadaşlarınıza,ailenize,sevgilinize veya kendinize değişik,eğlenceli ve/veya işlevsel bir hediye almayı düşünüyorsanız bakmadan geçmeyin derim. Bazıları boyutlarına göre biraz "tuzlu" olabilir ama bayıldım!

Güneş kavanozu, dead joe kalemlik, tokyoflash saatler, öldürmeyen örümcek yakalayıcı, koleksiyonluk bad taste bears keyrings gibi gerekli gereksiz bir sürü şey....ben de bunlardan istiyorum diyorsanız siteye buyrun. önümüzdeki günlerde alışveriş yapmayı da düşünüyorum, bakalım hizmetleri nasıl?



4.2.09

(Vol. 1) Tadından Yenmeyen Filmler

Bazı filmler vardır; düşündüğünüz anda yüzünüzde güller açar. Kendiniz 10kere izlersiniz yetmez başka insanlara da izlesinler diye yalvarırsınız sanki sizin filminizmiş gibi. Bikaç kişiyi kandırırsanız birlikte izlemek için, bu sefer onlar filmi izlerken siz hem filmi hem onları izlersiniz "acaba benim kadar beğeniyorlar mı" diye, bide yetmiyomuş gibi sahneleri açıklamaya başlarsınız-ne gıcık bişeydir bu da-! Ve bu filmler izledikten sonra olduğundan daha üst mevkiye konurlar kimi zaman da. Tekrar izlediğinizde bi bakarsınız okadar da şahane gitmiyormuş, ama bu düşünce de ancak film bitene kadar yer edinebilir aklınızda. Film biter ve siz tekrar "Ne süper filmdi be" demeye başlarsınız, yeni seyirciler toplamak için yolunuza devam edersiniz. Ve bu böyle sürer gider...

İşte benim baldan tatlı filmlerim;

1.Jeux D'enfants

Filmimiz 2003 yılı bir Fransız filmi. Yönetmen Yann Samuell, başrol oyuncuları karizmatik Guillaume Canet ve tabiki muhteşem performansıyla Marion Cotillard. (Bu arada Julien'in 8yaşındaki halini canlandıran Thibault Verhaeghe 'in oyunculuğu da çok keyifliydi.) Film hakkında fazla bilgi vermek istemiyorum, her ne kadar üzerinden uzun bir süre geçmiş olsa da henüz filmi izlemeyen çok insan gördüm. Hem bir fransız filmi olması nedeniyle hem de fantastik anlatımıyla bize le fabuleux destin d amelie poulain 'i anımsatıyor gerçekten ama kıyaslamak büyük haksızlık; iki film için de! Film bir masal gibi anlatılıyor, ama bir yetişkin masalı elbette. Aşkın bir çok halini görüyoruz karakterlerde, sevgilerine ve oyunlarına şaşırıp kalıyoruz çoğu zaman. Bazen de kızıyoruz onlara;mesela tren sahnesinde Julien'e demek istediğim "naptığını sanıyosun sen ya!" gibi.

Neyse film gerçekten etkileyici, sevimli, lokum gibi bişi işte! Her türlü sanatsal,teknoloji harikası, olağanüstü senaryolu yapılmış ve/veya yapılacak onca filme rağmen işte bu filmdir benim ilk aşkım...

Ve Marion da her daim "Sophie Kowalsky" olacak...
-Bu resimde; Marion Cotillard La Môme , diğer adıyla La vie en rose filmindeki "Edith Piaf" rolüyle En iyi kadın oyuncu oscarını kazanmıştır. And the oscar goes to;

Mutlaka izleyin...



2.Yeopgijeogin geunyeo --> My Sassy Girl

Bu seferki filmimiz daha da eski, 2001 yapımı bir Güney Kore filmi. Yönetmen Jae-young Kwak, oyuncular ise Tae-hyun Cha ve Gianna Jun. Kendi kulvarındaki filmlerden çok daha üstün, acayip eğlenceli bir film. Eee boşu boşuna vermiolar imdb de "8.2" puanı! Baştan söyleyeyim bu filme yapabileceğiniz en büyük haksızlık ezkaza onu türkçe dublajlı seyretmek olacaktır. Altyazılı filmleri sevmiyorsanız bile bu filmi mutlaka ana dilinde izleyin,pişman olmayacağınızı garanti ederim. Sadece o konuşmaları duymak bile bu filmi izlemek için büyük bir sebep çünkü. Tae-hyun 'un (nasıl okunuo acaba!) -Jim Carrey- vari mimikleri ve doğallığı, Gianna 'nın nitelikli oyunculuğu ile, film onlarla adeta özdeşleşiyor.
Film, esasında genele göre biraz uzun sayılabilir, 137dakikalık olanı izledim ben, size de onu tavsiye ederim kesilmiş olanları bulursanız izlemeyin; en küçük detaylar bile önemli bizim için! Filmin her dakikası dolu dolu geçiyor, arada hikayelerden yola çıkılarak biraz sapıtıldığı oluyo ama o da zaten adı üstünde "hikaye"; biz de fazla üstünde durmuyoruz!
"Ne anlatıyo bu film yahu" derseniz, efendim adı üstünde hırçın bir kızımız ve onun peşine takılmak zorunda kalan saf oğlumuz, ve tabiki çok tatlı ve tıpkı Jeux D'enfants taki gibi sıradışı bir aşk var filmimizde! Sonradan izleyince farkettim, en çok squash ve metrodaki sol ayak oyununda gülüyorum ki bi ara gözümden yaş geldi söylemeden geçmeyeyim!
-Garibim Kyun-woo neler çekiyor!

Ve son olarak en sevdiğim repliği de yazmadan olmaz ; "Ölmek mi istiyorsun? Kahve iç!"

3.Juno

Geldik 3.filme. Film 2007 yapımı bir amerikan filmi. Yönetmen Jason Reitman, oyuncularsa Ellen Page, Michael Cera ve Jennifer Garner. Bu filmde diğerleri gibi çok olası bir olayı olağanüstü bir şekliyle sunuyor bizlere. Yeniyetme bir hamilenin hikayesi var bu filmde. Kimi zaman onun çocuksu ruh hali ve uçarılıklarını kimi zamansa duygusallığını ve büyüyüşünü izliyoruz. Çok sıcak, eğlenceli yani kısacası Juno'nun filmi!

Bu filmde elbetteki en çok üzerinde durulması gereken kişi Ellen Page... "Hard Candy" ve "Juno" daki başrol oyunculuklarından sonra rahatlıkla söylenebilir ki ileride çok iyi şeyler yapabilecek biri var karşımızda. İleride diyorum çünkü daha sadece 21yaşında, ve birçoğunun bu yaşta isteyipte sahip olamadığı bir yerde, elbetteki bu güzel oyunculuğu sayesinde (dir heralde!). Şimdiye kadar çeşitli festival ve yarışmalarda 39 adaylığı vardı ve bunlardan 22sinde ödül aldı. Bu arada Marion'un kazandığı 2008 en iyi kadın oyuncu oscarına Ellen da adaydı.

4.Wall-e


Bu filmimiz ise diğerlerine göre yeni biraz. Ben de ancak geçenlerde fırsatını bulup izleyebildim. Film 2008 yapımı Pixar ın animasyonu. Yönetmen Andrew Stanton, Wall-e 'yi seslendiren Ben Burtt ve Eve 'i seslendiren Elissa Knight. Diğer filmler (bence) birbirine daha yakın bir tarzda olmasına rağmen bu film epeyce farklı-sonuçta animasyon-. Ama ortak noktaları onu da ballı lokma film haline getiriyor. Evet nedir bunlar? Filmdeki robot genelde pek de düşünülemeyecek bir kalıpta görünüyor; hem fiziki özellikleri bakımından hem de yapay zekasını kullanışıyla. Hayata bir robotun gözünden bakmak ne demekmiş anlıyoruz biraz da olsa (örneğin; yüzük kutusunu bulduğu zaman-izleyenler kesin hatırlayacaktır). Bu ve bunun gibi, robotun "kişiselleştirilmesi" değişik bir film izlediğinizi hissettiriyor-animasyon ya zaten farklı be hacı-.


Ama filmde beni bitiren şey elbetteki Wall-e nin "ivvvaa" demesinden başka bişey değildir ("yiriim seni,yiiirim.."). Seslendirmeleri mükemmel ötesi olmuş. Tabi hikayede öyle,animasyon zaten gerçek film izliyormuşsun tadında olunca, ee zaten söyleyecek de bişey kalmadığına göre bu filmi tatma sırası gelmiş de geçiyor bile...




Hey: Son olarak izleyip bayıldığım ama burda bahsetmediğim filmlere söylüyorum, size de sıra gelecek! Ve bu filmleri benim için bulduğu, benimle birlikte izlediği, ve daha da anlamlı kıldığı için Gökhan'a teşekkürler...

2.2.09

Can Bedenden Çıkmayınca...Unutulmuyor


Barış Manço'yu ölümünün 10.yılında rahmetle anıyoruz...

"Adam olacak çocuk"lar onu özlüyor...


Hey: Tolga Ünvermiş'e teşekkürler!

1.2.09

Şair Ceketli Çocuk



“Müzisyenim, ondan sonra Karadenizli'yim, ama hepsinden önce bir devrimciyim”

Kazım KOYUNCU...


Çok şey var onun hakkında söylenebilecek; aslında ne söylense zaten yetmeyecek, hep birşeyler eksik kalacak! 34 senelik hayatına birçok şey sığdırdı. Düşünen, sorgulayan, başkaldıran, hayatı seven ve daha nicesiydi O. Bir yandan yanlışlara sesini yükseltip çare ararken, bir yandan da hakkını vererek yaşayan; kısacası Dünya'ya iyi gelecek, güzel bir insandı. İşte bu insanın belgeseli "Kazım için bir film". Ümit Kıvanç'ın uzun uğraşları sonucu ortaya çıkmış ve diğer birçok belgeselden farklı olarak Kazım Koyuncu'yu kendi sesinden dinlediğimiz doğal, etkileyici bir film. O'nu anlamak için, hayata daha değişik bir gözle bakabilmek için izlenmesi gereken bir film. Ve öyle bir film ki bu, etkilenmek için laz, karadenizli, müzisyen, solcu vs. olmanız gerekmiyor; İnsan olmanız yeterli...

http://www.kazimkoyuncufilmi.com/