27.8.10

Genetik Diye Bişey Var!

Yine bir film yazısı...
Ramazan ayında geceyarısından sahura kadar olan vakti film izleyerek geçirmenin tadını çıkarıyorum şu aralar! Filmsiz geçen, bana göre uzun, bir süreden sonra her güne 2 film sıkıştırarak bu açığı kapatmaya başladım. Bunda 1 haftaya kadar tamamlamam gereken ve henüz hiç başlayamadığım staj defterinin de büyük bir yeri vardır elbette. Malum, işin gücün çok olduğu vakitler işten en çok kaçılan vakitler oluyor bende.


Bu gecede şöyle eğlenceli bişeyler izleyeyim dedim, açtım baktm en son neler indirmişim diye ve the karate kid 'i izlemeye karar verdim. Tamam adı karate kid ama yine de 1984 yapımı orjinal karate kid ile aynı filmi izleyeceğim aklıma gelmemişti. Çubukla sinek kovalamadan dövüşte alınan yaraya kadar aynı filmi farklı karakterlerle izledim. Jackie Chan' in arabasını sildiği sahnede ise, "heh", dedim, "cilala-parlat kısmına da geldik"; ama o bölümü ceket ile yenilemişler! Neticede aynı filmin yeniden çevrimini ufak farklarla izledim ama yine de eğlenceliydi. Aslında filmdeki en büyük fark küçük karate kid'in annesi rolünde izlediğimiz Taraji Henson dı. Filmdeki en renkli karakterdi.


Filmle ilgili söylenebilecek fazla bişey yok, eğlenceli vakit geçirmek için izlemenizi tavsiye edebilirim. Bu yazı için önemli olan, filmin başrolündeki Jaden Smith!


Babasının oğlu yine çıkmış sahneye. Pursuit of Happyness den sonra biraz daha büyümüş, 4 yaş kadar, ve yine aynı sempatiklikle karşımızda. Will Smith' den aldığı sadece sempatiklik, çekicilik değil ama anlaşılan. Bir Haley Joel Osment olmasa da iyi bir oyuncu olacak gibi görünüyor, belki babasından da iyi.


Son olarak, Will Smith' e teşekkür ediyoruz, kendisi ve de oğlu için...

19.8.10

Ordu'daysam sebebi var!

Zaman zaman depresif bir ruh haline bürünürüm ben. Öyle ergenliğin getirdiği ruhsal bunalımlardan, hayattan bıkmaktan, yaptıklarından zevk alamamaktan bahsetmiyorum. Baya baya hayatın anlamının tamamen yok olduğunu düşündüğüm günler olur. Bu düşünce bazen kısa süreli bir depresyonla bazen de sonu belirsiz bir panik atak dönemiyle kendini iyiden iyiye belli eder. Bu tip durumlarla karşı karşıya kaldığım zamanlarda akıllı insanlarında gayet rahat delirebileceğine kanaat getiriyorum. Delirmek de gayet akıllı adam işiymiş!

Bu yaşadıklarının bilincinde olup da bunun çeşitli fiziksel hastalıklar olarak geri döndüğünü görünce kendi kendine telkinde bulunmaya başlıyosun! Kendine neleri yapman veya düşünmen gerektiğini hatırlatarak aslında bu duruma dışarıdan bakan bir gözmüş gibi hareket etmeye çalışıyosun. Ben bu konuda yavaş yavaş ustalaşıyorum. Mesela, baktım ben okul tatil olduktan sonra 2 staj deneyimini üst üste yaşamışım, sıkılmışım bunalmışım. Ailemden uzak kalmışım. İstanbul'un sıcağından pert olmuşum. Sonra bunlar midemde nüksetmiş, bana yemek yedirmez olmuş! Hadi dedim, topla bavulunu git memleketine! Temiz hava, dinlence, biraz da aile iyi gelir bünyeye. Nitekim öyle de oldu. Ordu'ya geleli 2 gün oldu, hemen iştahım açıldı. İftardan sonra bi 5 kere daha bişiler yiyorum. Gerçi bunun neresi güzel dimi!

Ordu ne güzel ama. Geçen sene burada geçirdiğim sürenin uzunluğu nedeniyle bi daha da gelmem diyordum ama özlemişim! İstanbul'un o yapış yapış nefes aldırmayan havasından sonra buranın püfür püfür havası çok iyi geldi. Gerçi çarptı biraz, arada  başım arıyo bol oksijen sebebiyle ama olsun, zihnim açılır!
Neymiş efendim, İnsan kendini bilecekmiş...
Böyle eften püften sorunlarla kafa bulandırmaya, can sıkmaya gerek yokmuş. Tebdili mekanda ferahlık varmış.
Acele tarafından pesimistlikten polyannacılığa geçiş yapılabilirmiş.
Kapımda köpeğimle kedim onlarla oynamamı beklermiş!