23.6.09

Kaçırılmayacak Diziler

1. FRIENDS



1994-2004 yılları arasında 10 sezon olarak yayınlanan ve Türkiye'de "sıkı dostlar" adıyla gösterilen komedi dizisi.

Oyuncular:

Jennifer Aniston(Rachel Green)
Courteney Cox Arquette (Monica Geller)
Lisa Kudrow (Phoebe Buffay)
Matt LeBlanc (Joey Tribbiani)
Matthew Perry (Chandler Bing)
David Schwimmer (Ross Geller)

İlk izlemeye başladığımda karakterlerin yarısını (ross,phoebe,chandler) yapmacık bulmuş ve o kadar da hoşuma gitmeyeceğini düşünmüştüm. Fakat bir süre sonra günde 10,15bölüm izler oldum; dolayısıyla karakterleri de ailem gibi görmeye başladım!
Şiddetle tavsiye ederim. İzlediğim açık ara en iyi dizilerden biridir.

2.HOW I MET YOUR MOTHER



2005 yılından itibaren yayınlanan ve son olarak 4.sezonu geride bırakmış komedi dizisi.

Oyuncular:




Kimilerine göre adı itibariyle (annenizle nasıl tanıştım?) bu vakte kadar amacına ulaşmalıydı diye düşündürse de çok eğlenceli bir dizi olduğundan ses etmeden izlenmelidir( her ne kadar bazı bölümlerde bizi hayalkırıklığına uğratsalar da). Friends i bitirdikten sonra farkettim ki bir çok yönüyle friends e benzemektedir. Günümüz dizisi olduğundan bazı yönleriyle friends'den öne çıksa da friends himym'ın babasıdır. Ama ne olursa olsun How i met, gözbebeğimdir.

3.LOST


2004 yılından itibaren yayınlanmaya başlayan ve ciddi manada hayranı bulunan, 5.sezonu bitirmiş macera dizisi.
Lost'u bilmeyen birine rastlamanız çok zordur. Hiç bir dizinin kolay kolay sahip olamayacağı bir üne kavuşan bu gizemli dizi için şimdiye kadar bi çok site açıldı ve hepsinde de lost la ilgili teoriler dolaşıyor. O kadar ki, uçağın düşmeden önceki sahnesinde bir oyuncunun elindeki gazeteki haberin bile dizinin senaryosunda bir önemi olduğunu düşünebiliyoruz, dolayısıyla senaristlerin de bu dikkati göz önünde bulundurmaları gerekiyor. En son 5.sezon finaliyle "haydaaaa,noluyoooo şimdi" dedirttiler. Ve başladık 6.sezonu beklemeye; 9Aralık veya daha yüksek ihtimalle 2010 Mart'ına kadar yeni sezonun başlaması bekleniyor.

abc nin sitesine göre "the final season begins early 2010"

4.PRISON BREAK

2005-2009 yılları arasında 4 sezon boyunca yayınlanan kaçış dizisi!
Oyuncular:

İlk sezonu yayınlandığında michael'ın o müthiş zekasıyla ve dizinin işlediği konu itibariyle (adından da anlaşılacağı gibi "hapisten kaçış") izleyeni alıp götürüyordu. 3.sezonda biraz biraz artık yeter demeye başladı insanlar, ve 4.sezonda kendine yakışır bir güzellikle -daha iyi de olabilirdi gerçi- ekrana veda etti. Ve 16 Haziran dan itibaren türkçe dublajlı olarak "büyük kaçış" adıyla star tv de gösterilmeye başlandı, pek fazla kesim dikim olacağını sanmıyorum dizide ama yine de dvdsini alıp veya indirip izlemenin yerini tutmaz heralde.



Dizi biter bitmez Prison Break: Final Break adıyla filmi de çıktı. Dizinin hemen ardından izlenmesini tavsiye ediyorum. Diziden kopmadan finalden biraz öncesini konu alarak çekilmiş olan filmde yine prison break'ın heyecanını yaşarken bir yandan da "duygulanıyorsunuz", ki bu filmin diziden ayrıldığı önemli bir nokta. Kesinlikle söylenebilir ki çok da güzel olmuş bu ayrıntıyla birlikte ama hafif bir türk filmi çaresizliği hissediliyor filmin sonunda.

Bunların dışında; House M.D, Gossip girl, CSI:NY, Gilmore Girls, O.C, Chuck, Ghost Whisperer, Heroes, Nip Tuck, One Tree Hill, Pushing Daisies, Scrubs, Sex And The City, The Tudors ...


22.6.09

Rüya



Rüya görmek başka bir hayata adım atmaktır benim için. Yoğun olur rüyalar; bir bünyeye iki yaşam sıkıştırmak gibi bir etkisi vardır. Uyandığımda çoğu zaman rüyanın etkisi, bilincimin de açılmasıyla, tavan yaparak devam eder. Bazen (rüyamda) başının dertte olduğunu gördüğüm arkadaşımı düşünerek, bazen de kendimi bir kovalamacanın içinde görerek endişe içinde başlarım güne. Bazen mutlu, bazen karamsar. Rüyamı hatırlayamadığım -veya görmediğim- sayılı gün dışında. Hatta geçmiş bir zamanda -küçükken- rüyamda hiç tanımadığım bir adama aşık olup, bir haftaya yakın gerçekten aşık olduğum biri varmış gibi hissettiğim olmuştu.
Böyledir esaslı bir rüyanın yarattığı etki. Matrix teki gibi, bazen gerçek hangisi ayırtedilemez olur.
Rüya, bir gerçek gibi algılanabilirken gerçeği de bir rüya gibi düşündüğümüz zamanlar vardır bir de. Ya gerçek olamayacak kadar mükemmel ya da gerçek olamayacak kadar korkunç bir gerçeği yaşadığımızı düşünüp buna rüya deriz. Ya toz pembe bir rüyadır gerçeğimiz ya da kötü, korkulu bir rüya.

Halbuki sadece hayattır karşımızdaki. İçine az biraz tatlı, bolca acı katılmış bir şekilde bize sunulmuş.

Ne kadar harika başlasa da "rüyamız", korkulu bir şekilde uyanmamıza sebep olduğu sürece "kabus" deriz adına !

16.6.09

The International



İzlemeden önce afişe pek de dikkat etmemiştim, izlerken bi baktım İstanbul'a gelmişler. Silah ticaretiyle uğraşan Ahmet Sunay, Haluk Bilginer miş. İnsan seviniyor memleketini görünce nedense! Clive Owen çatıların üstünde koşturuyo ( daha güzel yerlerde koşsa keşke diye de içimden geçmedi diil ) ! Ama Haluk Bilginer'in o güzel oyunculuğunu bulamadım filmde. Rolü ufak da olsa daha fazla renk katabilirdi filme, bu yeteneğe sahip olduğu aşikar zaten. Yönetmen Tom Tykwer'ın hatası diyelim biz buna.

Filmin bize anlatmaya çalıştığı şey ise; böyle kirli oyunlar oynanıyor siz bunu bilin ama sesinizi boşuna çıkartmayın. Eninde sonunda çark yine dönüyor. Karamsar ama maalesef -biraz- gerçekçi bir yaklaşım.

Tavsiye Film



2008 yapımı ve yönetmenliğini Mark Herman'ın yaptığı the boy in the striped pyjamas , John Boyne 'un kaleminden çıkan aynı adlı romanın uyarlaması. Film hakkında söylemek istediğim çok şey var. Aslında sırf bunun için film biter bitmez açtım bu kaydı ama kitabın arka kapağındaki tanıtıcı yazı engelledi beni. İşte o yazı:


"Çizgili Pijamalı Çocuk, tanımlanması zor bir hikâye. Genelde arka kapakta kitapla ilgili bazı ipuçları veririz. Ama okumanın zevkini bozacağını düşündüğümüzden bu kitapta bunu yapmadık. Bizce, neler olduğunu bilmeden okumaya başlamanız çok önemli. Bu kitabı okumaya başladığınızda, Bruno adında dokuz yaşındaki bir çocukla bir yolculuğa çıkacaksınız (ama bu kitap dokuz yaşındakiler için değil). Ve er geç Bruno ile birlikte bir tel örgüye varacaksınız. Böyle tel örgüler dünyanın dört bir yanında var. Umarız asla rastlamak zorunda kalmazsınız."


Ve ben bu yazıdan habersiz olarak bu filmi indirip trailer ını izlemeden, konusuna bakmadan izlemeye karar verdim.-ki yapmam böyle bişeyi normalde-Ve gerçekten iyi yapmışım, çünkü konusunu okusaydım sürekli kendi kendime kurgular oluşturacak ve okuduğum olayı bekleyecektim ister istemez. Ama bu filmin böyle bişeye ihtiyacı yok. Beğenilmeme kaygısı yok. Filmin ilk dakikalarından itibaren vuruluyorsunuz. (Daha fazla yazarsam kesin anlatmaya başlayacağım!) Bu filmin de eksikleri yok mu var tabi, ama onları da sayarak herhangi bi önyargıyla filme başlamanıza neden olmicam!


Bu filmi izleyin ama konusunu öğrenmeden...

Gerçekler bazen dayanılmaz olabiliyor...
hey: filmi sinemada izlemek isteyenler için, 10 Ekim de vizyona girecek diyorlar haberiniz olsun.

6.6.09

Büyümesek olmaz mıydı?


Haley Joel OSMENT...

1999 da The Sixth Sense, 2000 de Pay It Forward, 2001 de Artificial Intelligence:AI ....

Bu filmlerle tanıdık, bildik, sevdik onu. Her bir filminde tesadüfen orda olmadığına, rolünün hakkını fazlasıyla verdiğine tekrar tekrar şahit olduk. Yıldızım diyen birçoğundan iyi yapıyordu işini ve daha 12 yaşındaydı ilk oscar adayı gösterildiğinde. O sene aday olduğu kategoride oscarı alan oyuncuysa Michael Caine di.
Daha dün gibi, kaçıncı kez izlediğimi hatırlayamadığım bu filmleri ilk izlediğim zamanlar. Zaman çabuk geçiyor cidden de. Ve işte küçük jönümüz de acımasız ergenlik döneminden payına düşeni alıyor.

Hiçbişeyin eski tadı yok artık...
Büyümeyelim bence...
Hep sevimli kalalım...
Belki canımız da acımaz o zaman...

3.6.09

Trajikomik Türkiye'm


Bu gazete küpürünü bundan birkaç ay önce kesmiş, saklamıştım. Hatta bunu kestiğimde daha bir blogum bile yoktu. O zamanlar şehrin belirli merkezlerinde ücretsiz gazeteler sıklıkla dağıtılırdı, seçimlerden sonra gazetelerin de işi bitti gibi; yada bana rast gelmiyo artık!
Trajikomik geldi bu haber bana. Haberde eşi tarafından şiddet gören bir bayan var, fakat ben bu habere her baktığımda gülmeden duramıyorum! Sebebi elbetteki fotoğraftaki Nizamettin Bey'in ve eşinin yüz ifadeleri. Bu süper ötesi fotoğraf için öncelikle fotoğrafçıya bi teşekkür ediyorum. Adamın aldığı ceza nedeniyle çektiği üzüntü yüzünden yeterince belli oluyordur! Eşiyse hem gazetede fotoğrafının çıkacak olması sebebiyle hem de yediği dayağın kocasının yanına kâr kalmaması sebebiyle acayip bir mutlu!
Sadece fotoğraftan konuşmak olmaz ama bu haber için, kocası eşini yemek yaparken söylendi diye dövüyor. Ve 1yıl boyunca "evlilik hayatında mutlu olmanın yolları" konulu kitaplar okuma cezası alıyor. Maalesef kitap okumak hala ceza kategorisinde ele alınabiliyor. Gerçi Nizamettin için bunun büyük bir ceza olduğunu yüzünden anladık.
Ve buna da şükür dememiz lazım aslında. Zira geçen gün bir başka haberde okuduğuma göre, yine karadenizde(bölgemize zarar vermeyin artık yeter!) kocasının kendisini aldatığından şüphelenen bir kadın eşine başka bir telefondan ulaşıp randevu veriyor ve buluşmaya gidiyor, başka bir kadınla buluşacağını zannederek buluşmaya giden fakat karşısında karısını gören adamsa hem suçlu hem güçlü olarak eşini dövüveriyor. Ve sonrasında karısının şikayetçi ol-a-maması nedeniyle serbest bırakılıyor.
Ve bu haberle ilgili son olarak, bir de açıklama yapıyor Nizamettin: "Nasıl ilk kez mahkemeye düştüysem, kütüphaneye de ilk kez giderek kitap okuyorum."
Hiç anlayamamışımdır, bir kesim var ki hiç kitap okumamakla övünüyorlar. Böyle birşeyle nasıl övünülür?
Nizamettin'e ve onun nezdinde kitap okumamayı marifet sayan herkese kocaman bir AFERİN, kendinizle ne kadar gurur duysanız az (!)